Hukuk Devletinde Güven ve Denetim Dengesi - Türkiye’deki Güncel Yargı Krizleri ve Karar Örnekleri Işığında Bir Değerlendirme
Giriş: Hukuk Devletinin Zor Sorusu
Devlet bir diploma verdiğinde, ruhsat düzenlediğinde, mazbata teslim ettiğinde, seçim sonucunu onayladığında, mahkeme kararıyla hak tesis ettiğinde veya bir kurul kararıyla statü tanıdığında kişiler bu resmî görünüme güvenerek hayatlarını kurarlar. Bir kişi diplomasıyla meslek icra eder, bir yatırımcı ruhsata güvenerek ticari faaliyete başlar, bir siyasetçi mazbatayla görev üstlenir, bir parti yönetimi seçim kurulu gözetiminde yapılan kurultay sonucuna dayanarak hareket eder.
Ancak daha sonra bu işlemin hukuka aykırı olduğu ileri sürülürse hukuk devleti ne yapmalıdır? Devletin verdiği hak her durumda korunur mu? Hukuka aykırı kazanım kazanılmış hak sayılır mı? Yıllar sonra yapılan iptal hukuki güvenliği zedeler mi? Bu iptali hangi makam yapmalıdır? Bir organın geçerli saydığı statüyü başka bir organ yok hükmünde sayarsa vatandaş hangi karara güvenecektir?
Bu sorular, Türkiye’de bugün yalnızca teorik tartışma değildir. Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında Can Atalay kararları üzerinden yaşanan gerilim, siyasi parti kurultaylarına ilişkin genel mahkeme–seçim kurulu tartışmaları, CHP kurultayı hakkında verilen mutlak butlan kararı ve Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali örneği, meselenin güncel ve somut görünümleridir. Bu olayların her biri farklı hukuk alanlarına ait olsa da ortak soru aynıdır: Devletin tanıdığı statüye güven ne kadar korunacak, hukuka aykırılık iddiası hangi makam tarafından ve hangi sınırlar içinde denetlenecektir?
I. Hukuki Güvenlik Hukuka Aykırılığı Korur mu?
Hukuki güvenlik, hukuk devletinin kurucu unsurlarından biridir. Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi, bireylerin devlet karşısında öngörülebilir ve istikrarlı bir hukuk düzeni içinde yaşamasını gerektirir. Belirlilik ve öngörülebilirlik yoksa, kişi hangi hakka güveneceğini, hangi kararın nihai olduğunu, hangi işlemin korunacağını bilemez.
Ancak hukuki güvenlik, hukuka aykırılığı koruma ilkesi değildir. Devletin bir işlemi yapmış olması, o işlemin her şartta dokunulmaz hâle gelmesi anlamına gelmez. Hile, sahtecilik, rüşvet, tehdit, yetki gaspı veya kamu düzenine açık aykırılık söz konusuysa, hukuk düzeni bunu “kazanılmış hak” zırhıyla koruyamaz.
Bu nedenle sorun, “güven mi denetim mi?” şeklinde basit bir tercih sorunu değildir. Doğru soru şudur: Hangi güven korunmaya değerdir, hangi hukuka aykırılık iptal gerektirir ve bu denetimi kim yapacaktır?
Hukuki güvenlik, devletin hatasını her durumda kutsallaştırmaz; fakat devletin kendi yarattığı hukuki görünümü de keyfî biçimde yıkmasına izin vermez. Kişi iyi niyetliyse, yetkili makamın işlemine güvenmişse, aradan uzun süre geçmişse ve hayatını buna göre kurmuşsa koruma güçlenir. Buna karşılık kişi hukuka aykırılığı biliyor veya bilmesi gerekiyorsa, hileli sürece katılmışsa ya da statü kamu düzenine ağır aykırılıkla doğmuşsa koruma zayıflar.
II. Ulusal ve Uluslararası Karar Örnekleriyle Denge Arayışı
AİHM’in hukuki güvenlik içtihadı, bu dengenin kurulması bakımından önemli ölçütler sunar. Brumărescu/Romanyakararında AİHM, kesinleşmiş bir yargı kararının devlet makamlarınca olağanüstü yollarla yeniden tartışmaya açılmasını hukuki güvenlik ilkesi bakımından sorunlu görmüştür. Mahkeme, hukuk devletinin bir noktada kesinlik üretmesi gerektiğini, kesinleşmiş kararların keyfî biçimde sarsılamayacağını vurgulamıştır.[1] Benzer şekilde Ryabykh/Rusyakararında, kesinleşmiş yargı kararlarının denetim adı altında tekrar tekrar ortadan kaldırılması, hukuki güvenlik ve kesin hükme saygı ilkeleriyle bağdaşmaz bulunmuştur.[2]
Bu kararların mesajı açıktır: Hukuka aykırılığı gidermek amacıyla da olsa kesinleşmiş hukuki durumları süresiz tehdit altında bırakan sistemler, hukuk güvenliğini zedeler. Ancak AİHM’in yaklaşımı, her beklentinin otomatik olarak korunacağı anlamına da gelmez. Kopecký/Slovakya kararında Mahkeme, meşru beklentinin korunabilmesi için hukuken yeterli ve somut bir dayanak gerektiğini belirtmiştir.[3] Yani kişinin umduğu her menfaat korunabilir hak seviyesine ulaşmaz; beklenti ile kazanılmış hak ayrılmalıdır.
Pine Valley Developments/İrlanda kararı ise idari izinlere güven bakımından önemlidir. Bu davada planlama iznine güvenerek hareket eden kişilerin beklentisi, mülkiyet hakkı bağlamında değerlendirilmiştir. AİHM, kamu makamlarının verdiği izinlere güvenen iyi niyetli kişilerin tamamen korumasız bırakılamayacağını; ancak kamu yararı ve hukuka uygunluk gereklerinin de göz ardı edilemeyeceğini ortaya koymuştur.[4]
Türk hukukunda da Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihadı, hukuk devleti ilkesini hukuki güvenlik ve belirlilikle birlikte ele almaktadır. AYM’ye göre hukuk kuralları erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir olmalı; bireyler devletin işlem ve eylemlerine makul ölçüde güven duyabilmelidir. AYM’nin Can Atalay kararında da “belirlilik” ilkesinin yalnızca kanuni belirlilikten ibaret olmadığı, mahkeme içtihatlarıyla da hukuki belirliliğin sağlanabileceği ifade edilmiştir. (Kararlar Bilgi Bankası)
Danıştay uygulamasında da idari işlemlerin geri alınması bakımından benzer bir denge aranır. İdare hukuka aykırı işlemini geri alabilir; ancak bu yetki sınırsız değildir. İyi niyet, geçen süre, idarenin açık hatası, kamu düzeni ve kazanılmış hak dengesi gözetilmelidir. Örneğin hatalı atama, yanlış intibak, fazla maaş ödemesi, usulsüz ruhsat veya denklik işlemlerinde ilgili kişinin açık hatayı bilip bilmediği, idarenin hatasını ne kadar süre sürdürdüğü ve iptalin geriye dönük sonuçları önem taşır.
Bu içtihat çizgisinden çıkan ortak ölçüt şudur: Hukuka aykırılık ne kadar ağırsa iptal ihtiyacı o kadar güçlenir; güven ilişkisi ne kadar derinleşmiş, süre ne kadar uzamış ve üçüncü kişiler ne kadar etkilenmişse hukuki güvenlik koruması o kadar güçlenir.
III. Güncel Krizler: AYM–Yargıtay, Kurultay ve Diploma İptali
1. Can Atalay Krizi: Hangi Karar Nihai?
AYM–Yargıtay gerilimi, güven-denetim dengesinin yargı organları arasındaki........
