HMK m. 297 Bağlamında Görünüşte Gerekçe ve Sürpriz Karar Yasağı
Bir mahkeme kararının sonuç itibariyle doğru olması tek başına yeterli değildir. Kararda neden o sonuca varıldığının da gösterilmesi gerekir. Zira yargılamada tarafları tatmin eden, sadece hüküm sonucu değil, o sonuca hangi vakıa, hangi delil ve hangi hukuki değerlendirme ile ulaşıldığının ortaya konulmasıdır. Bu sebeple gerekçe, hükmün süsü değil; onun denetlenebilir, anlaşılabilir ve meşru hale gelmesini sağlayan asli unsurdur. Anayasa’nın 141/3. maddesinde bütün mahkemelerin her türlü kararının gerekçeli olarak yazılacağının açıkça belirtilmesi ve HMK m. 297’de hükmün kapsamının ayrıntılı biçimde düzenlenmesi, bu zorunluluğun tesadüf olmadığını gösterir. Gerekçe, aynı zamanda HMK m. 27’de güvence altına alınan hukuki dinlenilme hakkının somut görünümüdür. Taraf, iddia ve savunmasının gerçekten dikkate alındığını ancak gerekçede görebilir.
Ne var ki uygulamada “gerekçeli karar” başlığı taşımasına rağmen gerçekte gerekçe içermeyen çok sayıda kararla karşılaşılmaktadır. Dosyanın özetlenmesi, taraf beyanlarının peş peşe sıralanması, ardından “tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde” şeklinde kalıp bir cümle kurulması, HMK m. 297 anlamında yeterli gerekçe oluşturmaz. Nitekim Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 25.09.2017 tarihli kararında, bu tür genel ve soyut ifadelerin gerekçe sayılamayacağını; iddia ve savunmanın her bir talep kalemi yönünden tartışılması gerektiğini açıkça vurgulamıştır [1]. Buna göre kararın gerekçesinde maddi olay saptanmalı, hukuki niteliği ve uygulanacak hukuki kurallar belirlenmeli, bu konuda gerekli inceleme ve delillerden söz edilmeli, hukuk kuralları somut olaya uygulanmalı ve sonunda hüküm kurulmalıdır. Maddi olgularla hüküm fıkrası arasındaki hukuki bağlantı da ancak bu şekilde kurulabilecek, ayrıca yasal unsurları taşıyan bu gerekçe sayesinde, kararların doğruluğunun denetlenebilmesi mümkün olacaktır. Benzer şekilde Yargıtay 23. Hukuk Dairesi de, 27.05.2019 tarihli kararında, dosyada mevcut bilgilerin tekrar edilip uygulanacak hukuk kurallarının somut uyuşmazlıkla ilişkilendirilmemesini bozma sebebi saymıştır [2]. Bu tür kararlara doktrinde “zahiri gerekçeli karar” denmektedir. Demek ki sorun, karar metninin kısa veya uzun olması değildir. Sorun, hüküm ile dosya arasındaki zihinsel ve hukuki köprünün kurulup kurulmadığıdır.
Bu noktada “görünüşte gerekçe” kavramı önem kazanır. Görünüşte gerekçe, şeklen bir gerekçe varmış izlenimi veren; fakat içerik olarak neden-sonuç ilişkisini, delillerin değerlendirilmesini ve hukuki çıkarımı göstermeyen metindir. Başka bir ifadeyle; karar vardır, gerekçe başlığı vardır, hatta bazen sayfalar dolusu metin de vardır; fakat hâkimin hangi olguyu sabit kabul ettiği, hangi delile neden üstünlük tanıdığı ve hangi hukuki sonuca neden ulaştığı anlaşılamamaktadır. İşte bu durumda karar, sadece eksik gerekçeli değil; fiilen gerekçesiz hale gelir. Yargıtay uygulamasının son yıllarda özellikle bu kavrama ağırlık vermesi, usul hukukunda biçimsel değil maddi bir gerekçe anlayışının benimsendiğini göstermektedir.
Gerekçeli karar hakkının anayasal ve kanuni dayanakları birlikte okunduğunda, sistemin aslında oldukça açık olduğu görülür. Anayasa m. 141/3, tüm mahkeme kararlarının gerekçeli yazılmasını emreder. Bu hüküm, sadece nihai kararın sonunda birkaç hukuki cümle kurulmasını değil, yargısal faaliyetin görünür ve denetlenebilir hale getirilmesini amaçlar. HMK m. 297 ise bu anayasal buyruğu somutlaştırır; tarafların iddia ve savunmalarının özeti, anlaşılan ve anlaşılmayan hususlar, çekişmeli vakıalar, delillerin tartışılması, sabit görülen maddi olgular, bunlardan çıkarılan sonuçlar ve hukuki sebeplerin kararda yer almasını ister. Dolayısıyla gerekçe, “kararın niçin böyle verildiğini” genel olarak belirten birkaç paragraftan ibaret değildir. Gerekçe, uyuşmazlığın anatomisini çıkaran ve hüküm fıkrasına nasıl ulaşıldığını adım adım gösteren muhakeme zinciridir. Bu zincirin herhangi bir halkası eksikse, kararın bütünlüğü sarsılır.
Mahkemenin verdiği karardaki bütünlük, özellikle istinaf ve temyiz denetimi bakımından belirleyicidir. Zira yeterli gerekçe içermeyen bir karar, üst derece mahkemesinin inceleme yapmasını da fiilen imkânsızlaştırır. Üst mahkeme, hangi delilin neden üstün tutulduğunu, hangi itirazın neden reddedildiğini, hâkimin hangi hukuki vasıflandırmayı benimsediğini göremiyorsa, sağlıklı bir denetim yapamaz. Bu sebeple HMK m. 353/1-a-6 ve m. 371/1-ç hükümleri teknik birer prosedür normu değil; gerekçeli karar hakkının usuli güvencesidir. Nitelikli gerekçe yoksa, çoğu durumda esasa girilmeksizin kaldırma veya bozma kararının verilmesi gerekir. Bu yaklaşım, usul ekonomisine ilk bakışta ters görünse de uzun vadede daha rasyoneldir. Çünkü gerekçesiz veya görünüşte gerekçeli kararlar, esasen uyuşmazlığı çözmez; sadece bir üst dereceye taşır.
Burada önemli bir yanlış anlamayı ayrıca ayırmak gerekir. Gerekçeli karar hakkı, mahkemenin tarafların her cümlesini tek tek tekrar etmesini gerektirmez. Hâkim, her ayrıntıya cevap vermek zorunda değildir. Ancak sonuca etkili olan esaslı iddia, savunma ve deliller karşısında susamaz. Özellikle davanın sonucunu değiştirme ihtimali taşıyan itirazların cevapsız bırakılması, “takdir yetkisi” ile açıklanamaz. Takdir, gerekçenin yerine geçmez. Aksine takdir yetkisi kullanıldığında, neden o yönde takdir edildiğinin daha açık biçimde gösterilmesi gerekir. Örneğin, bir tanığın diğerine neden üstün tutulduğu mutlaka gerekçede gösterilmelidir. Bu bakımdan nitelikli gerekçenin ölçüsü, metnin uzunluğu değil; sonuca etkili çekişme noktalarını aydınlatma kapasitesidir.
Uygulamada görülen bir başka sorun, mahkemelerin bazen gerekçeyi taraf dilekçelerinin ya da bilirkişi raporlarının uzatılmış özeti sanmasıdır. Oysa özet başka, gerekçe başkadır. Taraf ne dedi, bilirkişi ne yazdı, tanık ne anlattı sorularına cevap vermek, hâkimin ne düşündüğünü göstermez. Gerekçe, bütün bu veriler karşısında neden belirli bir sonucun benimsendiğini ortaya koymalıdır. Bunun önemi şuradadır: Mahkeme metninin uzun olması, hatta dosya içeriğini ayrıntılı aktarması dahi onu gerekçeli hale getirmez. Yargısal faaliyet, metin çoğaltma işi değildir; seçme, tartma ve hukuki sonuca bağlama işidir.
Vatandaş açısından bakıldığında gerekçeli karar hakkının önemi daha da görünür hale gelir. Dava kazanan taraf için bile gerekçesiz karar........
