menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şüpheli veya Sanığın Yalanı Karşısında Müdafinin Konumu: Müdafi Adlî Müzevir midir?

12 0
04.05.2026

Merhume Ceren Damar hocamızın anısına

Ceza muhakemesinde şüpheli veya sanığın yalan söylemesi ile müdafinin yalan söylemesi aynı hukuki, etik ve psikolojik düzlemde değerlendirilemez. Şüpheli veya sanık, devletin cezalandırma kudreti karşısında suç isnadı altında bulunan kişidir. Bu nedenle ona isnadın esası bakımından gerçeği söyleme yükümlülüğü yüklenemez. Susma hakkı ve kendisini suçlamaya zorlanamama ilkesi, şüpheli veya sanığın kendi mahkûmiyetine aktif biçimde katkı sunmaya mecbur bırakılamayacağını ifade eder. Bu nedenle şüpheli veya sanığın kendisini kurtarmaya yönelik gerçeğe aykırı savunma beyanı, kural olarak ayrıca cezalandırılmaz.

Ancak bu durum, yalanın hukuk düzenince değer olarak korunduğu veya şüpheli ya da sanığa pozitif anlamda bir “yalan söyleme hakkı” tanındığı anlamına gelmez. Korunan şey yalan değil; savunma özgürlüğü, kendini suçlamama ilkesi, ispat yükünün iddia makamında kalması ve ceza muhakemesinin ikrar üretme mekanizmasına dönüşmemesidir.

Müdafi ise aynı konumda değildir. Müdafi, suç isnadı altında bulunan kişi değil; savunma makamının mesleki ve kurumsal aktörüdür. Bu nedenle şüpheli veya sanığa tanınan kendini koruma alanı müdafiye aynen taşınamaz. Müdafi, şüpheli veya sanığın sırrını korur; onu kendi aleyhine konuşmaya zorlamaz; iddia makamının ispat yükünü denetler; delillerin hukuka uygunluğunu ve güvenilirliğini tartışır. Fakat doğru olmadığını bildiği bir olay örgüsünü adli makamlara gerçek diye sunamaz.

Bu makalenin temel tezi şudur: Müdafi, şüpheli veya sanığın yalanını açıklamak zorunda değildir; fakat o yalanın avukatı da olamaz. Müdafi sırrı korur, susma hakkını savunur, ispat yükünü iddia makamında tutar; ancak yalanı sahiplenmez, sahte hakikat üretmez, delil uydurmaz, tanığı yönlendirmez ve adli makamları bilerek yanıltmaz.

I. Giriş: Savunmanın En Zor Sorusu

Ceza muhakemesinde bazı sorular vardır; kanun maddelerinden önce mesleğin vicdanına gelir. “Yalan söyleyen şüpheli veya sanık karşısında müdafi ne yapmalıdır?” sorusu da bunlardan biridir. Bu soru, ilk bakışta basitmiş gibi görünür. Müdafi yalan söylememelidir. Adli makamları yanıltmamalıdır. Sahte delil üretmemelidir. Tanığı yönlendirmemelidir. Şüpheli veya sanığa uydurulmuş bir olay örgüsü öğretmemelidir.

Fakat mesele burada bitmez. Çünkü müdafi, şüpheli veya sanığın karşısında ahlak öğretmeni olarak değil, savunma makamının temsilcisi olarak bulunur. Onun sırrını öğrenir. Korkusunu, paniğini, inkârını, çelişkisini, kaçış refleksini, utancını, öfkesini, bazen de yalanını görür. Fakat bu gördüğü şeyi hemen soruşturma veya kovuşturma makamlarına taşıyamaz. Müdafi, şüpheli veya sanığın sırrını açıklamakla değil, savunma hakkını korumakla görevlidir.

Tam bu nedenle sorun iki uç arasında sıkışır.

Birinci uçta müdafiyi “hakikatin memuru” gibi gören anlayış vardır. Bu anlayışa göre müdafi, şüpheli veya sanığın yalan söylediğini fark ettiği anda bunu adli makamlara bildirmeli, gerçeğin ortaya çıkmasına aktif biçimde katkı sunmalıdır. Böyle bir yaklaşım, savunma sırrını, avukat-müvekkil güvenini ve savunma hakkının iç alanını yok eder.

İkinci uçta ise müdafiyi “sonuç alıcı kurgu teknisyeni” gibi gören anlayış vardır. Bu anlayışa göre müdafi, müvekkilini kurtaracaksa yalanı da stratejiye dönüştürebilir; şüpheli veya sanığın anlattığı gerçek dışı hikâyeyi hukuki dile çevirip soruşturma veya kovuşturma makamlarına sunabilir. Böyle bir yaklaşım ise savunmayı meşru bir hak arama faaliyeti olmaktan çıkarır; muhakemenin içine bilinçli bir sahte gerçeklik sokar. Oysa müdafinin doğru konumu bu iki uçtan da ayrıdır. Müdafi, şüpheli veya sanığı ele veren kişi değildir. Fakat onun yalanını savunmanın hakikat iddiasına dönüştüren kişi de değildir. Bu yüzden meselenin en kısa formülü şudur: Müdafi, şüpheli veya sanığın yalanını açıklamaz; fakat o yalanın avukatı da olmaz.

II. Şüpheli veya Sanığın Yalanı: Hak Değil, Cezalandırılmayan Savunma Alanı

Şüpheli veya sanığın yalan söylemesi meselesinde ilk yapılması gereken şey, kavramı doğru kurmaktır. Şüpheli veya sanığın yalan söylemesinin kural olarak cezalandırılmaması, ona pozitif anlamda bir “yalan söyleme hakkı” tanındığı anlamına gelmez. Hukuk düzeni yalanı bir değer olarak korumaz. Yalan, ahlaki bakımdan sorunlu bir davranıştır. Fakat ceza muhakemesinde şüpheli veya sanığın konumu farklıdır. Şüpheli veya sanık, devletin cezalandırma kudreti karşısında suç isnadı altında bulunan kişidir. Bu nedenle ona “kendi aleyhine gerçeği söyleme” yükümlülüğü yüklenemez.

Şüpheli veya sanık susabilir. İsnadı reddedebilir. Kendisini suçlamaya zorlanamaz. Bu güvenceler, onun mahkûmiyetine aktif biçimde katkı sunmak zorunda olmadığını ifade eder. Bu nedenle şüpheli veya sanığın “ben yapmadım”, “orada değildim”, “hatırlamıyorum”, “olay böyle olmadı” şeklindeki gerçeğe aykırı savunma beyanları, kural olarak ayrıca cezalandırılmaz. Burada korunan şey yalan değildir; korunan şey, suç isnadı altındaki kişinin devlet karşısında kendisini suçlamaya zorlanamamasıdır.

Bu ayrım çok önemlidir. Çünkü “şüpheli veya sanığın yalan söyleme hakkı vardır” cümlesi meseleyi kabalaştırır. Daha doğru cümle şudur: Şüpheli veya sanığın yalanı hak değildir; fakat isnadın esası bakımından gerçeği söylemeye zorlanamayan kişinin kendini kurtarmaya yönelik gerçeğe aykırı beyanı, belirli sınırlar içinde cezalandırılmaz.

Burada yalanın ahlaken onaylanması değil, ceza muhakemesinin güç dengesi söz konusudur. Devlet soruşturma gücüne, kolluk mekanizmasına, delil toplama imkânına, tutuklama talep etme kudretine ve isnadı kurma avantajına sahiptir. Şüpheli veya sanık ise çoğu zaman bu güç karşısında korku, bilgisizlik, panik ve yalnızlık içindedir. Onu gerçeği söylemeye zorlamak, muhakemeyi hak arama süreci olmaktan çıkarıp ikrar üretme düzenine dönüştürür. Bu nedenle şüpheli veya sanığın cezalandırılmayan yalanı, yalanın hukukileştirilmesi değil; kendini suçlamama alanının dolaylı sonucudur.

III. Şüpheli veya Sanığın Yalanına Neden İmkân Tanınır?

Şüpheli veya sanığın isnadın esasına ilişkin gerçeğe aykırı beyanda bulunmasının kural olarak cezalandırılmaması, ilk bakışta hukuk düzeninin yalanı hoş gördüğü izlenimini verebilir. Oysa burada korunan şey yalan değildir. Korunan şey, suç isnadı altındaki kişinin devlet karşısında kendisini suçlamaya zorlanamamasıdır.

Ceza muhakemesinde şüpheli veya sanık, sıradan bir konuşmacı değildir. Devletin cezalandırma kudretiyle karşı karşıya bulunan, özgürlüğü, itibarı, geleceği ve toplumsal varlığı tehdit altında olan kişidir. Böyle bir kişiden, kendi mahkûmiyetine katkı sunacak şekilde gerçeği söylemesini beklemek, onu muhakemenin öznesi olmaktan çıkarıp ikrar aracına dönüştürür. Bu nedenle şüpheli veya sanığın yalanına tanınan alan, yalanın ahlaki değeriyle değil, ceza muhakemesindeki güç asimetrisiyle ilgilidir.

1. Kendini suçlamama ilkesinin doğal sonucu

Ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biri, kişinin kendi aleyhine delil üretmeye veya kendisini suçlamaya zorlanamamasıdır. Bu ilke, yalnızca susma hakkını değil, aynı zamanda şüpheli veya sanığın mahkûmiyetine aktif katkı sunmaya mecbur bırakılamayacağını da ifade eder. Eğer hukuk düzeni şüpheli veya sanığa “ya gerçeği söyle ya da ayrıca cezalandırılırsın” derse, susma hakkı biçimsel olarak var görünse bile fiilen zayıflar. Çünkü kişi susmadığı anda, beyanının doğruluğu üzerinden yeni bir cezalandırma tehdidiyle karşı karşıya kalır.

Bu da onu iki baskı arasında bırakır: Ya susacak ve susması aleyhine psikolojik olarak yorumlanacaktır ya da konuşacak ve söylediği şeyin yalan olduğu iddiasıyla ayrıca cezalandırılma riski yaşayacaktır. Bu durumda ifade ve sorgu, özgür savunma alanı olmaktan çıkar; gerçeği söylemeye zorlayan dolaylı bir baskı mekanizmasına dönüşür. Bu yüzden şüpheli veya sanığın isnadın esasına ilişkin yalanının kural olarak cezalandırılmaması, susma hakkının ve kendini suçlamama ilkesinin doğal uzantısıdır.

2. Devlet karşısındaki güç asimetrisini dengeleme ihtiyacı

Ceza muhakemesinde taraflar gerçekte eşit güçte değildir. Devletin kolluğu, savcılığı, teknik takip imkânları, arama-el koyma yetkileri, bilirkişi mekanizmaları, tutuklama talep etme ve dosya kurma avantajı vardır. Şüpheli veya sanık ise çoğu zaman yalnız, korkmuş, bilgisiz ve baskı altındadır. Bu nedenle ceza muhakemesi şüpheli veya sanığa bazı koruma alanları tanır. Susma hakkı, müdafi yardımından yararlanma hakkı, hukuka aykırı delil yasağı, ispat yükünün iddia makamında olması ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi bu asimetrinin dengelenmesi için vardır.

Şüpheli veya sanığın gerçeği söylemeye zorlanmaması da bu dengelemenin parçasıdır. Çünkü devlet, maddi gerçeği şüpheli veya sanığın ağzından zorla almak yerine, hukuka uygun delillerle ispatlamak zorundadır. Burada temel ilke şudur: Ceza muhakemesinde mahkûmiyet, şüpheli veya sanığın kendi aleyhine dürüst davranmasına değil, iddia makamının hukuka uygun ispatına dayanmalıdır.

3. İkrar merkezli ceza muhakemesini önleme amacı

Şüpheli veya sanığın yalanının cezalandırılmamasının bir diğer nedeni, ceza muhakemesinin ikrar merkezli bir yapıya dönüşmesini önlemektir. Eğer şüpheli veya sanık, isnadın esasına ilişkin her gerçeğe aykırı beyanı nedeniyle ayrıca cezalandırılacak olsaydı, sistem onu fiilen doğruyu söylemeye zorlamış olurdu. Bu da soruşturma ve kovuşturma makamlarını delil toplamak yerine ikrar almaya yöneltebilirdi.

Oysa modern ceza muhakemesinde amaç, kişiyi konuşturmak değil, isnadı hukuka uygun delillerle ispatlamaktır. İkrar delil olabilir; fakat muhakemenin merkezi olmamalıdır. Çünkü ikrar, baskı, korku, yorgunluk, yanlış yönlendirme, pişmanlık beklentisi veya stratejik hesapla şekillenebilir. Bu nedenle şüpheli veya sanığın yalanına tanınan alan, devletin “doğruyu söyle” baskısıyla ikrar üretmesini sınırlayan bir güvencedir.

4. Savunma özgürlüğünü koruma amacı

Savunma yalnızca teknik bir cevap verme faaliyeti değildir. Savunma, suç isnadı altındaki kişinin kendisini koruma imkânıdır. Bu imkân, yalnızca doğru konuşma zorunluluğuyla sınırlandırılırsa, savunma özgürlüğü daralır.

Şüpheli veya sanık, olayları kendi lehine yorumlayabilir, bazı hususları hatırlamadığını söyleyebilir, isnadı reddedebilir, susabilir, kendi psikolojik konumu içinden eksik veya çelişkili konuşabilir. Bu alanın tamamen cezalandırma tehdidi altına alınması, savunmayı özgür olmaktan çıkarır. Burada hukuk düzeni şu gerçeği kabul eder: Suç isnadı altında bulunan kişi, her zaman soğukkanlı, rasyonel, dürüst ve tam açıklık içinde davranmayabilir. Korkabilir. Kendini korumaya çalışabilir. Panikleyebilir. Gerçeği çarpıtabilir. Hukuk bu davranışı ahlaken onaylamaz; fakat onu ayrıca cezalandırarak savunma hakkını boğmak istemez. Bu nedenle şüpheli veya sanığın yalanına imkân tanınmasının temelinde, savunma özgürlüğünün gerçekçi biçimde korunması vardır.

5. İspat yükünün iddia makamında kalmasını sağlama amacı

Şüpheli veya sanığın yalanının cezalandırılmaması, ispat yükünün iddia makamında kalmasını sağlar. Ceza muhakemesinde şüpheli veya sanık masumiyetini ispatlamak zorunda değildir. İddia makamı suçun işlendiğini, failin kim olduğunu, hukuka uygun delillerle ve mahkûmiyete yeter kesinlikle ortaya koymak zorundadır.

Eğer şüpheli veya sanığın yalanı cezalandırılsaydı, sistem fiilen şu noktaya kayardı: “Sanık doğruyu söylemek zorundadır; söylemezse ayrıca cezalandırılır.” Bu durumda sanık, yalnız isnada karşı değil, kendi beyanının doğruluğunu ispat baskısına karşı da savunma yapmak zorunda kalırdı. Böyle bir yapı, ispat yükünü dolaylı biçimde sanığa taşır. Oysa doğru ilke şudur: Şüpheli veya sanığın yalanı mahkûmiyetin yerine geçmez; iddianın ispat eksikliğini de gidermez. Şüpheli veya sanık yalan söylemiş olabilir. Fakat bu tek başına suçun sabit olduğu anlamına gelmez. Mahkûmiyet hâlâ hukuka uygun, güvenilir ve tartışılmış delillere dayanmak zorundadır.

6. Yalanın cezalandırılmaması ile yalanın hak sayılması arasındaki fark

Burada en önemli ayrım şudur: Şüpheli veya sanığın yalanının cezalandırılmaması, yalanın hak olduğu anlamına gelmez.

Hukuk düzeni yalanı ahlaki veya hukuki bir değer olarak korumaz. Korunan şey, suç isnadı altındaki kişinin kendisini suçlamaya zorlanamaması, savunma özgürlüğü, ispat yükünün iddia makamında kalması ve ikrar merkezli muhakeme riskinin önlenmesidir. Bu nedenle “sanığın yalan söyleme hakkı vardır” demek yerine şu ifade daha isabetlidir: Şüpheli veya sanığın gerçeği söyleme yükümlülüğü yoktur; isnadın esası bakımından gerçeğe aykırı savunma beyanı da kural olarak ayrıca cezalandırılmaz. Bu formül, hem yalanı hak mertebesine çıkarmaz hem de savunma hakkının gerçek koruma alanını daraltmaz.

7. Müdafi bakımından sonuç

Şüpheli veya sanığın yalanına imkân tanınmasının nedeni, onun devlet karşısındaki korunma ihtiyacıdır. Müdafi ise bu korunma ihtiyacını hukuki zemine taşıyan mesleki aktördür. Bu nedenle şüpheli veya sanığa tanınan cezalandırılmayan yalan alanı, müdafiye yalan söyleme yetkisi vermez. Müdafi, bu alanı şöyle anlamalıdır: Şüpheli veya sanık gerçeği söylemeye zorlanamaz; müdafi ise bu zorlanamazlık alanını sahte hakikat üretme alanına dönüştüremez. Sanığın yalanına tanınan imkân, yalanın değeri için değil, özgür savunmanın değeri içindir.

IV. Anglo-Amerikan Sistemde Şüpheli veya Sanığın Yalanı ve Müdafinin Konumu

Anglo-Amerikan ceza muhakemesi, şüpheli veya sanığın hakikatle ilişkisini Türk ceza muhakemesinden farklı bir mimari içinde kurar. Bu sistemde temel ayrım, susma hakkı ile yeminli ifade arasındadır. Sanık susabilir; devlet onu kendi aleyhine konuşmaya zorlayamaz. Fakat sanık kendi isteğiyle tanık sandalyesine oturup yemin altında ifade vermeyi seçerse, artık yalnızca “sanık” olarak değil, aynı zamanda “tanık” olarak konuşur. Bu noktadan sonra gerçeğe aykırı beyan, savunma özgürlüğü kapsamında değil, yeminli yalan beyan alanında değerlendirilir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü Anglo-Amerikan sistemde sanık, kendisi tanık olmayı seçmedikçe klasik anlamda çapraz sorguya tabi tutulmaz. Savunma esasen müdafi tarafından yürütülür. Sanık tanık olmayı seçerse, yemin altında konuşur ve iddia makamının çapraz sorgusuna açılır. Bu durumda yalan söylemesi artık yalnızca kendini koruma refleksi değil, mahkemenin hakikat arama sürecini yemin altında yanıltma davranışıdır. Bu nedenle Anglo-Amerikan sistemde şüpheli veya sanığın yalanına tanınan alan, esasen susma hakkı üzerinden korunur; yemin altında yalan söyleme serbestisi üzerinden değil.

1. Susma hakkı güçlüdür; yeminli yalan korunmaz

Anglo-Amerikan sistemin temel mantığı şudur: Kişi kendi aleyhine konuşmaya zorlanamaz. Bu nedenle sanığın susması, onun aleyhine zorlayıcı bir itiraf düzeni kurulmasını engeller. Devlet, isnadı sanığın ağzından zorla almak yerine hukuka uygun delillerle ispatlamak zorundadır. Fakat sanık konuşmayı seçtiğinde ve bunu tanık sıfatıyla, yemin altında yaptığında durum değişir. Artık mahkeme önünde hakikat iddiasında bulunan bir tanık konumuna geçer. Böyle bir durumda yalan, savunma hakkının doğal uzantısı değil, yeminli beyanın ihlali olarak görülür.

Bu sistem bize şu ayrımı öğretir: Sanığın susma hakkı vardır; fakat yemin altında yalan söyleme hakkı yoktur. Bu ayrım, Türk ceza muhakemesi bakımından da öğreticidir. Çünkü bizde sanık, kural olarak kendi davasında yeminli tanık gibi dinlenmez. Sanığın sorgusu ve savunması, suç isnadı altındaki kişinin kendini suçlamama alanı içinde değerlendirilir. Bu nedenle sanığın isnadın esasına ilişkin gerçeğe aykırı beyanı, Anglo-Amerikan sistemdeki yeminli tanığın yalan beyanıyla aynı kategoriye sokulamaz.

Ancak buradan şu sonuç da çıkmaz: Sanığın yalanı hukuk düzenince değer olarak korunmaktadır. Korunan şey yine yalan değil, kişinin kendi mahkûmiyetine aktif katkı sunmaya zorlanamamasıdır.

2. Müdafinin konumu: Sırrı korur, fakat yalan delil sunamaz

Anglo-Amerikan sistemde müdafinin konumu da bu ayrım üzerinden kurulur. Müdafi, müvekkilinin susma hakkını korur. İddia makamının ispat yükünü denetler. Delillerin güvenilirliğini tartışır. Müvekkilin kendi aleyhine konuşmasını engelleyebilir. Fakat planlanmış yalan tanıklığa, sahte delile veya mahkemeyi yanıltacak bir kurguya mesleki katkı sunamaz.

Burada müdafinin görevi iki yönlüdür. Birinci yönüyle müdafi, müvekkiline sadıktır. Onun sırrını korur. Onu kendi aleyhine konuşmaya zorlamaz. Savunma hakkını etkili biçimde kullanmasını sağlar. İkinci yönüyle müdafi, mahkemeye karşı dürüstlük yükümlülüğü altındadır. Bu dürüstlük, müvekkil aleyhine her şeyi açıklama yükümlülüğü değildir. Fakat doğru olmadığını bildiği şeyi mahkemeye gerçek diye sunmama yükümlülüğüdür. Bu nedenle Anglo-Amerikan sistemde müdafinin yalan karşısındaki tutumu, bu makalede savunulan temel formülle büyük ölçüde örtüşür: Müdafi müvekkilinin sırrını korur; fakat müvekkilinin yalanını mahkemeye taşınabilir bir hakikat hâline getirmez.

3. Planlanmış yalan tanıklık karşısında müdafinin tutumu

Anglo-Amerikan hukukunda en tartışmalı alanlardan biri, müdafinin müvekkilinin yalan ifade vereceğini önceden bilmesi hâlidir. Bu durumda müdafinin ilk görevi, müvekkili bu davranıştan vazgeçirmeye çalışmaktır. Müvekkile yeminli yalanın hukuki ve stratejik sonuçları anlatılmalıdır. Yalan tanıklığın savunmayı güçlendirmeyeceği, aksine savunmanın güvenilirliğini çökerteceği açıklanmalıdır.

Müdafi müvekkiline şunu anlatmalıdır: “Susma hakkın vardır. İddia makamı isnadı ispatlamak zorundadır. Fakat yemin altında doğru olmadığını bildiğin bir anlatıyı sunarsan, bu artık savunma değil, yargılamayı yanıltma davranışıdır. Ben buna mesleki katkı sunamam.” Bu tutum, müdafinin müvekkile ihanet etmesi değildir. Çünkü müdafi müvekkilini ele vermemekte; onu daha ağır bir hukuki ve etik hatadan korumaktadır. Gerçek sadakat, bazen müvekkilin panik içindeki talebine “evet” demek değil, onu yalanın içine daha fazla sokmamaktır.

4. Türk hukuku bakımından karşılaştırmalı sonuç

Türk ceza muhakemesinde şüpheli veya sanığın beyanı, Anglo-Amerikan sistemdeki yeminli tanık beyanıyla aynı yapıda değildir. Bizde şüpheli veya sanık, suç isnadı altındaki kişi olarak konuşur; kendi davasında, kural olarak yeminli tanık konumuna geçmez. Bu nedenle isnadın esasına ilişkin gerçeğe aykırı savunma beyanı, kural olarak ayrıca cezalandırılmaz.

Bununla birlikte Anglo-Amerikan sistemin öğrettiği temel ilke Türk hukuku bakımından da değerlidir: Susma hakkı ile yalan söyleme birbirine karıştırılmamalıdır. Şüpheli veya sanığın gerçeği söylemeye zorlanamaması, müdafinin sahte hakikat üretmesine izin vermez. Sanığın cezalandırılmayan savunma yalanı, müdafinin mesleki beyanına dönüştüğü anda bambaşka bir sorun doğar. Çünkü müdafi, suç isnadı altında bulunan kişi değildir; yargılama alanında mesleki statüyle konuşan kişidir.

Bu nedenle karşılaştırmalı hukuk bize şu üçlü ayrımı gösterir: Şüpheli veya sanık susabilir. Şüpheli veya sanığın isnadın esasına ilişkin gerçeğe aykırı savunma beyanı, belirli sınırlar içinde ayrıca cezalandırılmayabilir. Müdafi ise doğru olmadığını bildiği bir anlatıyı adli makamlara gerçek diye sunamaz. Bu ayrım, savunma hakkı ile yalan yasağı arasındaki doğru dengeyi kurar.

5. Makale bakımından sonuç

Anglo-Amerikan sistemin öğretici tarafı şudur: Savunma hakkı, susma hakkı ve kendini suçlamama ilkesi üzerinden güçlü biçimde korunur; fakat bu koruma yeminli yalanı veya müdafinin mahkemeyi yanıltmasını kapsamaz. Sanığın susma hakkı vardır; yemin altında yalan söyleme hakkı yoktur. Müdafinin ise müvekkilin sırrını koruma yükümlülüğü vardır; fakat o sırrın yerine sahte hakikat üretme yetkisi yoktur.

Bu karşılaştırma, makalenin temel tezini güçlendirir: Şüpheli veya sanığın yalanına tanınan alan, yalanın değeri için değil, özgür savunmanın değeri içindir. Müdafi ise bu özgür savunma alanını korur; fakat onu sahte hakikat üretme alanına dönüştüremez.

V. Şüpheli veya Sanığın Yalanının Sınırı

Şüpheli veya sanığın yalanının cezalandırılmaması sınırsız bir alan yaratmaz. Her gerçeğe aykırı beyan savunma hakkının koruması içinde kalmaz. Şüpheli veya sanık yalnızca kendisini kurtarmaya çalışıyorsa bir durum vardır. Fakat yalanını başkasına zarar verecek, delil düzenini bozacak veya adli işleyişi saptıracak aktif bir davranışa dönüştürüyorsa artık başka bir durum vardır.

Şüpheli veya sanık sadece “ben yapmadım” diyorsa, bu savunma alanında değerlendirilebilir. Fakat “bu suçu şu kişi işledi” diyerek bilerek başkasına suç atıyorsa, artık yalnızca kendini korumamaktadır. Bir başkasını ceza tehdidi altına sokmaktadır. Şüpheli veya sanık “olay yerinde değildim” diyorsa, bu savunma beyanı alanında kalabilir. Fakat bunu desteklemek için sahte belge düzenletiyor, tanık ayarlıyor, delil uyduruyor veya dijital kayıtları........

© Hukuki Haber