menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mağduriyet Egoizmi Karşısında Avukat: Acının Temsili ile Hukukun Sınırı Arasında

29 0
20.05.2026

Mağduriyet, hukukun en güçlü başlangıç noktalarından biridir. Haksızlığa uğrayan insan yalnızca zararının giderilmesini değil, sesinin duyulmasını, acısının tanınmasını ve uğradığı haksızlığın kamusal olarak adlandırılmasını ister. Bu yönüyle mağduriyet, hak arama davranışının meşru ve insani kaynağıdır. Ancak mağduriyet duygusu her zaman hukukileşerek ilerlemez; kimi zaman genişler, katılaşır, kendi etrafında ahlaki bir üstünlük alanı kurar ve kişiye sınırsız talep hakkı verdiği yanılsamasını üretir. Bu noktada mağduriyet, adalet arayışının zemini olmaktan çıkarak mağduriyet egoizmine dönüşür.

Mağduriyet egoizmi, kişinin uğradığı haksızlığı bütün hukuki, ahlaki ve usuli sınırların üstüne yerleştirmesi; kendi acısını başkalarının haklarını, delil rejimini, ölçülülük ilkesini ve yargılamanın tarafsızlığını bastıran bir meşruiyet kaynağına dönüştürmesidir. Bu durum, özellikle avukatlık mesleği bakımından hassas bir gerilim yaratır. Avukat, müvekkilinin acısını anlamak ve temsil etmek zorundadır; fakat o acının içinde eriyerek hukuku intikamın aracına dönüştüremez. İyi avukatlık, müvekkilin duygusunu inkâr etmeden ona hukuki biçim kazandırmak; mağduriyetin haklı çekirdeğini korurken onun ölçüsüz genişlemesine sınır koyabilmektir.

Bu makale, mağduriyet egoizmi karşısında avukatın konumunu empati, mesafe, meslek etiği, yargısal dikkat ve savunma hakkı bağlamında incelemektedir. Temel iddia şudur: Avukat, mağduriyetin sözcüsü olabilir; fakat mağduriyetin sınırsızlaştırılmış egosunun memuru olamaz. Avukatın sadakati, müvekkilin her duygusuna teslim olmak değil, müvekkilin gerçek menfaatini hukukun sınırları içinde korumaktır.

1. Giriş: Mağduriyetin Haklılığı ile Mağduriyetin Mutlaklığı Arasında

Hukuk çoğu zaman bir mağduriyet anlatısıyla başlar. Bir insan gelir ve anlatır: Haksızlığa uğramıştır. Aldatılmıştır, yaralanmıştır, küçük düşürülmüştür, dışlanmıştır, dolandırılmıştır, tehdit edilmiştir, terk edilmiştir, itibarı zedelenmiştir, emeği gasp edilmiştir, onuru kırılmıştır. Avukatın masasının karşı tarafında oturan kişi çoğu kez sadece bir hukuki uyuşmazlığın tarafı değildir; aynı zamanda kendi hayat hikâyesinin bir yerinde incinmiş, kırılmış, görünmez bırakılmış bir öznedir. Bu nedenle avukatlık, yalnızca kanun maddelerini bilen bir teknik meslek değildir. Avukat, insanın haksızlık deneyimiyle ilk temas eden mesleklerden biridir. Mahkeme salonundan önce gelen yer, çoğu zaman avukatın odasıdır. Müvekkil orada yalnızca olayları sıralamaz; kendisini, öfkesini, utancını, kırgınlığını, haklılık ihtiyacını ve tanınma arzusunu da getirir. Avukatlık masasının üstüne sadece belgeler değil, insanın iç dünyası da konur.

Fakat işte tam burada kritik bir ayrım doğar. Her mağduriyet haklılık üretmez; her acı hukuki doğruluk anlamına gelmez; her incinme, sınırsız talep hakkı vermez. İnsan haksızlığa uğramış olabilir; fakat bu, onun her iddiasını ispatlanmış, her talebini ölçülü, her öfkesini meşru, her yöntemini hukuka uygun kılmaz. Mağduriyet, hukukun kapısını açabilir; ama hukukun yerine geçemez.

Mağduriyet egoizmi dediğimiz şey, tam da bu geçiş noktasında ortaya çıkar. Kişi, uğradığı haksızlığı kendi benliğinin merkezine yerleştirir ve artık dünyayı bu merkezden okumaya başlar. Kendi acısı, bütün ölçülerin ölçüsü olur. Karşı taraf yalnızca hukuki bir muhatap değil, mutlak kötüye dönüşür. Mahkeme, hakikati araştıracak bir yargılama makamı değil, mağdurun anlatısını onaylaması gereken bir sahne olarak görülür. Avukat ise hukuki aklın temsilcisi değil, müvekkilin öfkesini taşıması gereken bir sözcü gibi konumlandırılır.

Bu tablo, avukat açısından en zor mesleki sınavlardan birini doğurur. Avukat müvekkiline duyarsız kalamaz; onun acısını küçümseyemez; mağduriyetini soğuk bir prosedür meselesine indirgeyemez. Ancak avukat, müvekkilin mağduriyet duygusu tarafından da bütünüyle ele geçirilemez. Çünkü avukatın görevi, acıyı hukuka tercüme etmektir; acıyı hukukun yerine geçirmek değildir. Bu nedenle mağduriyet egoizmi karşısında avukatın konumu, iki uç arasında kurulmalıdır: Bir yanda mağduru susturan, onun acısını teknik ayrıntılar içinde eriten soğuk hukukçuluk; diğer yanda mağduriyet duygusunu mutlaklaştırıp hukuku intikamın aracına dönüştüren kontrolsüz tarafgirlik. İyi avukatlık, bu iki uç arasında zor, ince, fakat onurlu bir yerde durur.

2. Mağduriyetin Haklı Çekirdeği

Mağduriyet egoizmini tartışırken ilk dikkat edilmesi gereken nokta, mağduriyeti baştan patolojik veya sorunlu bir hâl gibi görmemektir. Çünkü mağduriyet, çoğu zaman hukuki ve ahlaki bir gerçeğe dayanır. İnsan gerçekten zarar görmüş olabilir. Bedeni incinmiş, malvarlığı eksilmiş, itibarı zedelenmiş, ailesi dağılmış, iş hayatı sarsılmış, güven duygusu yıkılmış olabilir. Bu nedenle “mağduriyet egoizmi” kavramı, mağduru suçlayan, mağdurun acısını küçümseyen, onun hak arama davranışını gayrimeşru gösteren bir kavram olarak kullanılmamalıdır. Aksi halde hukuk, zaten incinmiş olan kişiye ikinci bir incinme yaşatır. Mağdur önce fiilin, sonra da duyarsızlığın mağduru hâline gelir.

Mağdurun tanınma ihtiyacı son derece insani bir ihtiyaçtır. Haksızlığa uğrayan kişi çoğu zaman yalnızca sonuç almak istemez; yaşadığı şeyin adının konulmasını ister. “Bana yapılan haksızlıktır” cümlesinin kamusal olarak duyulmasını ister. Bu nedenle dava, yalnızca maddi sonuç üreten bir mekanizma değildir; aynı zamanda sembolik bir tanınma alanıdır. Avukat bu haklı çekirdeği görmezse müvekkilini anlayamaz. Onu sadece dilekçeye çevrilecek bir olaylar toplamı gibi görür. Oysa müvekkilin anlattığı şey çoğu zaman çıplak olay değildir; olayın kendisinde bıraktığı izdir. İyi avukat, bu izi görür. Müvekkilin öfkesinin altında bazen korku, bazen aşağılanma, bazen utanç, bazen çaresizlik, bazen de kaybedilmiş bir saygınlığı yeniden kazanma arzusu bulunduğunu anlar.

Ancak avukatın anlaması, onaylaması anlamına gelmez. Empati, teslimiyet değildir. Müvekkilin duygusuna temas etmek başka şeydir; o duygunun hukuki stratejiyi bütünüyle yönetmesine izin vermek başka şeydir. Mağduriyetin haklı çekirdeğini korumak için bile onun ölçüsüz genişlemesini sınırlamak gerekir. Çünkü kontrolsüz mağduriyet dili, sonunda mağdurun kendi davasına da zarar verir.

3. Mağduriyet Egoizmi Nedir?

Mağduriyet egoizmi, kişinin uğradığı haksızlık nedeniyle kendisini hukuki ve ahlaki sınırların üstünde görmeye başlamasıdır. Bu psikolojide kişi artık yalnızca zararının giderilmesini istemez; kendi acısının bütün dünyayı yeniden düzenlemesini bekler. Herkesin kendisine inanmasını, herkesin kendi öfkesini paylaşmasını, yargılamanın kendi anlatısı etrafında şekillenmesini ister.

Bu hâl birkaç tipik cümlede kendisini gösterir:

“Ben mağdurum, o hâlde bana inanılmalı.”

“Ben acı çektim, bu yüzden karşı tarafın savunma hakkı bu kadar önemsenmemeli.”

“Ben zarar gördüm, o hâlde onun da hayatı mahvolmalı.”

“Ben haklıyım, avukat da benim öfkemi aynen mahkemeye taşımalı.”

“Bu kadar acıdan sonra usulden, delilden, ölçülülükten söz edilemez.”

Bu cümlelerin ortak noktası, mağduriyetin hukuki denetimin yerine geçirilmesidir. Mağduriyet, delilin yerine geçer; öfke, gerekçenin yerine geçer; ahlaki üstünlük hissi, ispatın yerine geçer. Böylece hukuk, mağduriyet anlatısının hizmetkârı hâline getirilmek istenir. Oysa hukuk tam da bu nedenle vardır: Acıyı tanımak, fakat acının tek başına hüküm kurmasına izin vermemek için. Hukuk, haksızlığı ciddiye alır; ama haksızlığa uğrayan kişinin bütün taleplerini otomatik olarak haklı kabul etmez. Hukuk, mağduru dinler; fakat karşı tarafı da dinlemek zorundadır. Hukuk, zararı görür; fakat delili, usulü, savunmayı ve ölçülülüğü de korur.

Mağduriyet egoizmi, en çok bu noktada hukuki düzenle çatışır. Çünkü hukuk yavaş, usuli, denetime açık ve sınırlayıcıdır. Mağduriyet egoizmi ise hızlı, mutlak, duygusal ve sınırsızdır. Hukuk “ispatla” der; mağduriyet egoizmi “acıma bak” der. Hukuk “karşı tarafı da dinleyelim” der; mağduriyet egoizmi “onu dinlemek bile bana haksızlık” der. Hukuk “ölçülü olalım” der; mağduriyet egoizmi “benim acımın ölçüsü olmaz” der. Bu yüzden avukatın görevi, mağduriyet ile hukuk arasında bir çeviri yapmaktır. Avukat, müvekkilin acısını inkâr etmeden ona hukuki biçim verir. Öfkeyi talebe, kırgınlığı delile, tanınma arzusunu usuli hakka, intikam isteğini ölçülü bir hukuki sonuca dönüştürmeye çalışır.

4. Avukatın Empatik Mesafesi

Avukatlıkta en zor becerilerden biri empatik mesafedir. Empati olmadan avukatlık mekanikleşir; mesafe olmadan avukatlık savrulur. Avukat müvekkilini anlamalıdır, fakat müvekkilinin duygusal evreninde kaybolmamalıdır. Onun acısını duymalıdır, fakat o acının diliyle düşünmeye başlamamalıdır.

Empatik mesafe, avukatın müvekkiline şöyle yaklaşabilmesidir: “Seni duyuyorum. Yaşadığın şeyin sende nasıl bir yıkım oluşturduğunu görüyorum. Fakat bunu mahkemeye bu........

© Hukuki Haber