menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dava Paranoyası Karşısında Avukatın Konumu: Hak Arama, Husumet ve Mesleki Sınır

15 0
18.05.2026

Hak arama özgürlüğü, hukuk devletinin kurucu güvencelerinden biridir. Ancak her dava açma, şikâyette bulunma veya başvuru yapma davranışı sağlıklı bir hak arama pratiği olarak değerlendirilemez. Bazı durumlarda dava, hakkın korunmasına yönelik rasyonel bir araç olmaktan çıkar; kişinin yaralanmış benliğini onarma, mağduriyet anlatısını sürekli teyit ettirme, husumetini sürdürme ve karşı tarafı cezalandırma aracına dönüşür. Psikiyatri ve hukuk literatüründe “litigious paranoia”, “querulous paranoia” veya “vexatious litigant” gibi kavramlarla tartışılan bu olgu, avukatlık pratiği bakımından özel bir önem taşır. Çünkü avukat bu tür vakalarda ne müvekkili kolayca patolojikleştirmeli ne de onun sınırsız husumet anlatısının taşıyıcısı hâline gelmelidir. Bu makale, dava paranoyası benzeri vakalarda avukatın nasıl bir mesleki değerlendirme yapması gerektiğini, hak arama faaliyetinin zaman içinde psikiyatrik olarak dalgalanma riskini ve temsil ilişkisinin hangi sınırlar içinde yürütülmesi gerektiğini tartışmaktadır.

I. Giriş: Her Dava Bir Hak Arama Davranışı mıdır?

Her dava bir hikâye taşır. Kimi zaman bu hikâye gerçek bir haksızlığın, ihlal edilmiş bir hakkın, görmezden gelinmiş bir onurun anlatısıdır. Kimi zaman ise dava, hukuki biçim kazanmış bir iç çatışmadır. Mahkeme salonu artık adalet aranan bir yer olmaktan çok, kişinin kendi mağduriyetini tekrar tekrar sahnelediği, husumetini canlı tuttuğu, öfkesine meşruiyet aradığı bir alana dönüşür.

Modern hukuk düzeni bireye mahkemeye erişim hakkı tanır. Bu hak, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur. Ancak mahkeme kapısının açık olması, her başvurunun sağlıklı bir hukuki talep olduğu anlamına gelmez. Bazen kişi gerçekten hakkını aramaktadır. Bazen de hak arama dili altında bitmeyen bir husumet, gerçeklikle bağını zayıflatmış bir mağduriyet kurgusu ve sürekli genişleyen bir suçlama ağı vardır.

İşte burada avukatlık pratiğinin en hassas sorularından biri ortaya çıkar: Avukat, bu tür bir başvuruyla karşılaştığında ne yapmalıdır? Müvekkili hemen “paranoyak”, “takıntılı” veya “sorunlu” olarak mı görmelidir? Yoksa onun bütün anlatısını hiçbir süzgeçten geçirmeden dava konusu hâline mi getirmelidir?

Her iki tutum da yanlıştır. İlki, haklı bir mağduriyet ihtimalini baştan dışlar. İkincisi ise avukatı, müvekkilin psikolojik ve sosyal çatışmasının hukuki aracına dönüştürür. u nedenle avukatın görevi psikiyatrik teşhis koymak değildir. Avukatın görevi, hukuki temsil edilebilirlik bakımından mesleki bir değerlendirme yapmaktır. Başka bir ifadeyle avukat “bu kişi hasta mı?” sorusuyla değil, “bu anlatının içinde delille desteklenebilir, hukuken taşınabilir, meslek kuralları içinde temsil edilebilir bir çekirdek var mı?” sorusuyla ilgilenmelidir.

II. Dava Paranoyası Kavramı: Hak Arama ile Husumet Arasında

“Dava paranoyası” veya literatürdeki karşılıklarıyla “litigious paranoia” ve “querulous paranoia”, kişinin sürekli dava açma, şikâyette bulunma, başvuru yapma ve kendisine karşı sistematik haksızlık yapıldığı inancını hukuki yollarla sürdürme eğilimini ifade eder. Ancak bu kavramı kullanırken son derece dikkatli olmak gerekir. Çünkü tarih boyunca hak arayan, ısrarcı, kolay vazgeçmeyen, devlet kurumlarının veya güçlü kişilerin haksızlığına karşı direnen bireyler de kimi zaman “takıntılı”, “şikâyetçi”, “kavgacı” veya “paranoyak” olarak damgalanmıştır.

Bu nedenle sorun, kişinin çok dava açması değildir. Bazen çok dava açmak, çok haksızlığa uğramış olmanın sonucudur. Bazı kişiler aynı kişi, kurum veya yapı tarafından uzun süreli haksızlığa maruz kalmış olabilir. Bazı dosyalarda kurumlar gerçekten kayıtsız kalmış, deliller gerçekten toplanmamış, başvurular gerçekten ciddiye alınmamış olabilir. Asıl sorun, davanın gerçeklikle, delille, hukuki yararla ve ölçülülükle bağını kaybetmesidir. Bu nedenle ayrım şu noktada kurulmalıdır: Hak arama, kişinin uğradığı haksızlığı hukuk düzeni önünde görünür kılma çabasıdır.

Dava paranoyası ise haksızlık algısının gerçeklikle bağını giderek kaybetmesi, her ret kararının yeni bir komplo kanıtı sayılması ve yargı sisteminin kişinin içsel husumet döngüsünün sahnesine dönüşmesidir. Hak arayan kişi sonuca ulaşmak ister. Dava paranoyasına yaklaşan kişi ise çoğu zaman sonuca değil, mücadelenin sürmesine ihtiyaç duyar. Çünkü dava onun için sadece hukuki bir süreç değildir; benliğini ayakta tutan bir mağduriyet anlatısıdır.

Bu noktada dava, artık uyuşmazlığı çözmez. Aksine uyuşmazlığı üretir, genişletir ve derinleştirir. Mahkeme kararı, kişinin gerçeklikle karşılaşacağı bir sınır olmaktan çıkar; yeni bir haksızlık anlatısının başlangıcı hâline gelir.

III. Avukatın İlk Görevi: Kişiyi Değil, Hukuki Çekirdeği Teşhis Etmek

Avukatın ilk refleksi müvekkilin kişiliğini değerlendirmek olmamalıdır. Çünkü öfkeli, dağınık, kuşkucu veya aşırı ısrarcı anlatan her kişi haksız değildir. Bazı insanlar gerçekten haksızlığa uğradıkları için öfkelidir. Bazı insanlar uzun süre dinlenmedikleri için kuşkucudur. Bazı insanlar kurumlar tarafından ciddiye alınmadıkları için ısrarcıdır. Bu nedenle avukat önce şu soruyu sormalıdır: Bu anlatının içinde delille desteklenebilir, hukuken formüle edilebilir ve ölçülü biçimde takip edilebilir bir çekirdek var mı?

Avukatın mesleki değerlendirmesi burada başlar. Anlatının tamamı değil, hukuki çekirdeği önemlidir. Müvekkil “herkes bana komplo kurdu” diyebilir. Fakat avukatın bakacağı şey, bu büyük anlatının içinde somut bir haksız fiil, usulsüz işlem, çelişkili rapor, eksik araştırma, tanık beyanları arasındaki tutarsızlık veya hukuken korunabilir bir menfaat olup olmadığıdır. Eğer böyle bir çekirdek varsa avukat onu alır, sadeleştirir, delille ilişkilendirir ve hukuki dile çevirir. Eğer yoksa, avukatın müvekkilin öfkesini dilekçeye dönüştürmesi mesleki faaliyet değil, husumetin teknik hizmetkârlığı olur.

Avukatlık tam da burada başlar: Müvekkilin öfkesini anlamak, fakat öfkenin tamamını sahiplenmemek; mağduriyet anlatısını dinlemek, fakat onu delilden ve hukuki yarardan koparmamak; kişiyi küçümsememek, fakat hukuku kişinin içsel çatışmasının sınırsız aracına dönüştürmemek.

IV. Dava Paranoyasına Yaklaşan Vakalarda Belirtiler

Avukatın dikkat etmesi gereken bazı işaretler vardır. Bu işaretlerin tek başına varlığı kişiyi patolojik ilan etmeye yetmez. Ancak bir araya geldiklerinde dosyanın sıradan bir hukuki uyuşmazlıktan çok, mesleki risk dosyasına dönüşebileceğini gösterir.

1. Delilden Kopuk Kesinlik

Müvekkil, somut belge, tanık, kayıt veya objektif veri göstermeden her şeyi kesin biliyormuş gibi anlatıyorsa dikkatli olunmalıdır. Sağlıklı hak arama davranışında kişi iddiasını desteklemeye çalışır. Dava paranoyasına yaklaşan durumda ise kişi iddianın doğruluğunu zaten tartışılmaz kabul eder. Delil, ancak bu önceden kurulmuş inancı desteklediği ölçüde önemlidir. Bu kişiler bakımından “delil” çoğu zaman ispat aracı değil, mevcut inancı besleyen seçilmiş parçalar toplamıdır. Aleyhe delil görmezden gelinir; nötr veri şüpheli sayılır; basit tesadüfler bile organize kötülüğün işareti gibi yorumlanır.

2. Aleyhe Her Kararın Komplo Kanıtına Dönüşmesi

Takipsizlik kararı, ret kararı, bilirkişi raporu veya mahkeme hükmü kişiyi düşünmeye sevk etmiyorsa; aksine “demek ki savcı da onların adamı”, “bilirkişi de işin içinde”, “mahkeme de bana karşı” sonucuna götürüyorsa gerçeklik testi zayıflamış demektir. Burada yargı kararına itiraz etmek ile her aleyhe kararı mutlak komplo kanıtı saymak arasındaki fark önemlidir. Avukat elbette hukuki denetim yollarını kullanmalıdır. Fakat müvekkilin sınırsız komplo anlatısını mesleki dile taşımamalıdır.

3. Davanın Sürekli Genişlemesi

Başlangıçta komşuyla, eski eşle, işverenle veya bir kamu görevlisiyle başlayan mesele kısa süre sonra hâkim, savcı, bilirkişi, zabıt kâtibi, önceki avukat, baro, bakanlık ve yüksek yargı organlarına kadar genişliyorsa avukat dikkatli olmalıdır. Bu genişleme bazen gerçek bir kurumsal ihmal zincirine işaret edebilir. Fakat çoğu zaman kişinin haksızlık........

© Hukuki Haber