Modern zamanlar âlimi!
İmam Gazali’nin çağları aşan derinlikte bir âlim olmasına vesile olan hikâyesini bilirsiniz. Gençliğinde uzun bir eğitim sürecinden dönerken, yolculuk yaptığı kervan haydutların saldırısına uğrar. Haydutlar, kervandaki kıymetli eşyaların yanında onun kitapları ile defterlerini de gasp ederler. “İlim öğrenmek için okuduklarım ve yazdıklarım sizin işinize yaramaz, onları bana geri verin” diyen Gazali’ye verilen cevap ibretliktir: “Nasıl olur da ilim tahsil ettiğini iddia edersin? Baksana defterlerin elinden alınınca hiç ilmin kalmıyor.”
Bu cevap Gazali’nin hayatında bir dönüm noktasıdır. Bilginin üst üste yığılan bir şey olmadığını idrak eder ve bilgiyi aklı ile gönlüne nakşetmenin derdine düşer.
“Yazı, sözden aşağıdır. Zira yazı, kendisine sorulan soruya hiçbir cevap veremeyen ve ancak canlı bir varlığa aldatıcı bir benzerlik gösteren resimler gibidir. Herhangi bir uyum yeteneği yoktur, her zaman ve durumda aynı kelimeleri kullanır. Yazı, bilginin meşru bir çocuğu değildir…” diyen Eflâtun, “Sözün uçtuğu ancak yazının kaldığı” yani sözün diyar diyar dolaştığı, söz kadar sözü söyleyenin de değerli olduğu zamanları hatırlatıp, bilgi edinme konusunda yeniden düşünmeye sevk eder bizi.
Bugün internet vasıtasıyla bilgiye erişimde, İslami bilginin öğrenilmesi ve paylaşılması da dâhil eşine rastlanmamış bir artış var. Vasıflı vasıfsız hemen herkes internet yoluyla dini tartışmalara dâhil oluyor.
Sorumsuzca “Kendi kendine öğrenme ve öğrendiğini doğru kabul edip öğretmeye çalışma” furyası, doğru bilgiye ulaşmak ve ulaştırmak için yıllarını veren kimselere haksızlık etmekle kalmıyor, dinin doğru anlaşılmasına da engel oluyor. İslam’ın her insanı muhatap aldığını ve İslam’da ruhban sınıfının olmadığını unutmuyoruz ancak “Bilmiyorsanız bir bilene sorun” ilahi emrindeki “bilenin” ne kadar kıymetli olduğunu, bu malumatfuruş ortamda daha iyi anlıyoruz.
“Uzmanlığın ölümü” adlı makalesinde Tom Nichols: “Günümüzde her türlü uzmanlık iddiası otoriteye bir çağrı olarak görülüp reddediliyor” der. Yazar, uzmanlığın bizzat kendisinin ölmediğini ancak belli bir alanda yetkinliği olanlarla, olmayanlar arasındaki ayrımın kalktığını söylüyor. Uzmanlık isteyen ilmi tartışmalar, internette “bana göre” ile başlayan kişisel görüşlere yenik düşüyor. Dolayısıyla internetin din adamlarına, uzmanlara ve en sonunda dine meydan okuma alanına dönüşmesi kaçınılmaz oluyor.
Oysa İslam’da dini bilginin değeri, Peygamber(sav)e kadar uzanan isnat ve bir hocadan alınan icazetle belirlenirdi. Bilimde böyle ilerler; bugünün çalışmaları geçmişte “güvenilir” kabul edilen kimselerin çalışmaları üzerine inşa edilirdi. Dolayısıyla, Muhammed Fadel’in ifadesiyle; “Dini değerler konusunda derin bir bilgi sahibi olabilmek için bu değerleri içselleştirmeyi mümkün kılacak bir eğitim sürecinden geçmek gerekir.” Ulemayı ulema yapan şeyde; İslami geleneğin mirasçıları, İslami bilginin muhafızları, aktarıcıları ve yorumlayıcıları olmalarıydı.
İslami gelenekte salt kitaplar üzerinden bilgi edinimi söz konusu değildi. Hakiki bilgi, âlimlere hastı. Bir âlimden eğitim almak bilgiyi güvenilir kılardı. Bilginin değeri ve otoritesi kendinden değil, bilgi edinme sürecinden anlaşılıyordu. Bilginin kaynağında Müslüman âlimlerin isnat zincirleri göz ardı edildiğinde, bilgi özgünlüğünü ve otoritesini yitiriyordu.
Muhammed Aqqama, “İnsanlar bugün İslam’ın temellerini öğrenmeden klasik metinleri ve tarihsel kaynakları yorumluyor” der. Ona göre bu durum, kendi düşüncelerini üstün görme hastalığına yol açıyor. Oysa öğrenciler önce metni anlamak için gerekli yetileri kazanmalı, hoca bu sürecin olmazsa olmazı olmalıdır. Öğrenciler hocanın gözetiminde bir kitabın tahsilini bitirdiğinde bu başarının ispatı olarak icazet almalı; bir öğrencinin bilgisi, elde ettiği icazet sayısı ile bunları hangi âlimlerden aldığına bakılarak anlaşılmalıdır.
İslami eğitim geleneğinde nereden değil kimden eğitim alındığı önemliydi. Çünkü........
