Tevhidin meydan okuması: Modern barbarlığın enkazından Dârüsselâm'a
Size dünyanın değişmez olduğunu söylediler. Kuvvetlinin hükmedeceğini, devletlerin çıkarları uğruna halkların feda edilebileceğini, birkaç merkezin bütün insanlığın kaderini tayin etmesinin siyasetin tabiatı olduğunu, zenginin daha çok zenginleşeceğini söylediler. Buna gerçekçilik dediler. Oysa gerçekçilik diye takdim edilen şey, mevcut tahakküm düzeninin ebedîleştirilmesinden başka bir şey değildi. Biz buna gerçekçilik değil zulüm diyoruz. Çünkü dünya güçlülerin aralarında paylaştığı sahipsiz bir arazi, insan piyasanın kullanacağı bir üretim unsuru, toprak ve su metâ, emek satın alınabilir bir ömür, devlet de kendi bekası uğruna insanı öğütebilecek kutsal bir makine değildir. Dünya sahipsiz değildir. Mülk Allah'ındır.
“Mülk Allah'ındır” dediğimizde yalnız metafizik bir hüküm vermiş olmayız; insanın insan üzerindeki mutlak hükümranlık iddiasını da reddederiz. Firavunun tahtına, Karun'un hazinesine, imparatorluğun ordusuna, devletin kudretine, sermayenin mülkiyetine ve çoğunluğun iradesine bile bir sınır çizeriz. Çünkü tevhid yalnız Allah'ın birliğinin ikrarı değil, Allah'ın karşısında bütün beşerî kudretlerin izafileştirilmesidir. Hiçbir devlet mutlak, hiçbir mülkiyet sınırsız, hiçbir iktidar dokunulmaz, hiçbir medeniyet tarihin son sözü değildir. Tevhid, âlemlerin Rabbi olan Allah hakkında konuşurken, yeryüzünde efendilik taslayanlar hakkında da hüküm verir.
Çağımız putlarını ortadan kaldırmadı; yalnız isimlerini değiştirdi. Piyasa, ulusal çıkar, güvenlik, büyüme, kalkınma, teknoloji, jeopolitik, devlet aklı... Bir şehir yıkıldığında stratejik zorunluluk, bir halk toprağından sürüldüğünde güvenlik, milyonlar yoksullaşırken ekonomik program, servet birkaç elde toplandığında piyasa, tabiat yağmalandığında kalkınma, hakikat susturulduğunda devletin bekası denildi. Modern iktidar zulmü ortadan kaldırmadı; ona daha sofistike isimler verdi. Biz kavramların arkasına saklanan gerçeği kendi adıyla çağırıyoruz: Zulüm zulümdür. Failinin bayrağı, dini, dili ve coğrafyası onun mahiyetini değiştirmez. Uzak bir imparatorluğun zulmü neyse kendi şehrimizdeki hükümdarın zulmü de odur. Çünkü bizim sadakatimiz iktidarlara değil, adaletedir.
Bize mevcut küresel düzenin kaçınılmaz olduğunu söylüyorlar. Hiçbir imparatorluk kaçınılmaz değildi, hiçbir sömürge düzeni ebedî olmadı, hiçbir taht sonsuza kadar ayakta kalmadı. Bugünün iktidar merkezleri de tarihin son sözü değildir. Dünyanın servetini birkaç finans merkezinin, şirketin, devletin veya hanedanın elinde toplayan düzen ilâhî kader değil, insan eliyle kurulmuş bir nizamdır; dolayısıyla değiştirilebilir. Bir tahakküm düzeninin en büyük zaferi insanları ezmesi değil, ezilenlere başka bir dünyanın mümkün olmadığına inandırmasıdır. İslam'ın çağımıza ilk meydan okuması tam burada yükselir: Zulüm kader değildir; mevcut olan, mümkün olanın tamamı değildir.
İnsan malik olabilir fakat Mâlik değildir. Mülkiyet vardır fakat mutlak değildir. Servetin üzerinde yoksulun, yetimin, komşunun, yolcunun ve toplumun hakkı vardır. Bir tarafta tüketemediğini biriktirenler, öte tarafta hayatını sürdürecek olana ulaşamayanlar varsa mesele yalnız yoksulluk değil, adalet meselesidir. Adalet ise zenginin yoksula lütfu değil, mahrum bırakılanın hakkının kendisine iadesidir. Biz yoksula ekmek dağıtmakla yetinemeyiz; ekmeğin neden birkaç kişinin elinde toplandığını da sormak zorundayız. Mahruma........
