Allah’ın gözünün önünde büyümek
Kur’an’ın insanı şaşırtan yanlarından biri, defalarca okunmuş bir ayetin bir gün hiç okunmamış gibi karşımıza çıkmasıdır. Kelimeler aynı, sıralama aynı; ama o gün başka bir kapı aralanır ve ayet bizi alıp bir yere götürür. Belki de onun mucizeliğinin sessiz delillerinden biri budur: metin değişmez, okuyan değişir ve değişen her okuyucuya ayet yeniden konuşur.
Kur’an’da adı en çok anılan peygamber Musa’dır. Hayatını ayrıntıya boğmadan, ama neredeyse her dönemine dokunarak anlatır: doğumunu, sarayda büyümesini, Medyen’e kaçışını, vadideki ateşi, Firavun’un karşısında duruşunu, denizin yarılmasını. Tâhâ suresinde, vadide kendisine ilk kez seslenildiğinde, Allah Musa’ya çocukluğunu hatırlatır. Annesinin onu bir sandığa koyup nehre bıraktığı günü, suyun o sandığı düşmanın kıyısına taşıdığı anı anlatır ve ardından şunu söyler:
“…Üzerine kendimden bir sevgi bıraktım; gözümün önünde yetiştirilesin diye.” (Tâhâ, 20/39)
“…Üzerine kendimden bir sevgi bıraktım; gözümün önünde yetiştirilesin diye.” (Tâhâ, 20/39)
Bu cümlede insanı durduran bir şey var. Musa’nın büyüdüğü yer, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürten Firavun’un sarayıdır. Onun sofrasında doyar, onun hizmetçilerinin kucağında uyur, onun koridorlarında yürümeyi öğrenir. Yıllar sonra Firavun bu çocukluğu Musa’nın önüne bir borç senedi gibi koyacaktır:
“Seni çocukken aramızda yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?” (Şuarâ, 26/18)
“Seni çocukken aramızda yetiştirmedik mi? Ömrünün nice yıllarını aramızda geçirmedin mi?” (Şuarâ, 26/18)
Musa’nın cevabı kısadır: “Başıma kaktığın o nimet, İsrailoğullarını köleleştirmenden ileri gelmektedir” (Şuarâ, 26/22). Aynı çocukluğu iki ayrı ses hatırlatır. Firavun “biz büyüttük” der ve karşılığını ister. Allah ise “gözümün önünde yetiştirilesin” dedikten iki ayet sonra şunu ekler: “Seni kendim için yetiştirdim” (Tâhâ, 20/41). İki fiil de aynı kökten gelir; bir ustanın eserini sabırla, özenle işlemesini anlatan bir kökten. Firavun büyüttüğünü kendine borçlu sayar; Allah yetiştirdiğini bir göreve hazırlar. Allah’ın “gözümün önünde” dediği yer, bizim hesabımıza göre dünyanın en tehlikeli evidir. Saray Firavun’undur; ama bakış Allah’ındır. İnsan nerede büyüdüğünü sanıyorsa, aslında orada büyümüyor olabilir.
Herkesin Üzerindeki Bakış
İlk okuyuşta bu ayeti Musa’ya has bir ikram sayıp geçmek kolaydır. Bir peygambere söylenmiş söz, bize ne? Ama Kur’an bu ifadeyi bir kere kullanıp bırakmaz. Nuh’a gemiyi “gözlerimizin önünde” yapmasını emreder (Hûd, 11/37); tufanın ortasında o gemi yine “gözlerimizin önünde” akar (Kamer, 54/14). Musa için tekil konuşulur, “aynî”, gözüm; Nuh’un gemisi için çoğul, “a‘yuninâ”, gözlerimiz. Kelime değişir, bakış aynı kalır. Hz. Peygamber’e de alay edildiği, yalancı sayıldığı günlerde aynı dille seslenilir:
“Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen gözlerimizin önündesin.” (Tûr, 52/48)
“Rabbinin hükmüne sabret; çünkü sen gözlerimizin önündesin.” (Tûr, 52/48)
Demek ki bu, bir kişiye takılmış bir madalya değil, Allah’ın kuluna bakışının adıdır. “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir” (Hadîd, 57/4) diyen bir kitapta kimse o bakışın dışında kalmaz. Fısıldaşan üç kişinin dördüncüsü, beş kişinin altıncısı O’dur (Mücâdele, 58/7). Ama Kur’an aynı beraberliği bir de başka bir dille anar ve bu kez onu bir vasfa bağlar: Allah sabredenlerle beraberdir (Bakara, 2/153), takva sahipleriyle beraberdir (Bakara, 2/194), iyilik yapanlarla beraberdir (Ankebût, 29/69), mü’minlerle beraberdir (Enfâl, 8/19). İlki herkesi kuşatan bir bilme ve görme beraberliğidir; ikincisi yardımın, korumanın, kalbe inen sükûnetin beraberliği. Birincisinin dışında kalmak mümkün değildir; ikincisine ise girilir. Herkes o gözün önündedir; ama herkes o gözün önünde büyümez.
Göz Değiştirme Hikâyesi
İnsan zaten bir gözün önünde büyümek üzere yaratılmıştır desek pek yanılmış sayılmayız. Dokuz ay annesinin karnında, sonra onun kucağında, onun bakışının altında yaşar. Çocukken anne babamızın yüzüne bakarak doğruyu yanlıştan ayırırız: bir gülümseme gördüysek iyi yapmışızdır, kaşlar çatıldıysa bir şeyler ters gitmiştir. Bu bir zaaf değil, fıtrattır; Allah’ın anneye yüklediği bir görev, çocuğa verdiği bir lütuftur. Anne sevgisi insanın ilk güven dersidir ve o derste öğrenilen güven, büyüdükçe asıl sahibine yönelsin diye verilmiştir. Bir gün insan Rabbini tanır ve annesinin gözünde bulduğu emniyetin, aslında hep bir başka bakışın gölgesi olduğunu fark eder.
Bu fark ediş takvaya da başka bir yüz kazandırır. Takva çoğu zaman yalnızca cezadan korkmak diye anlatılır. Oysa insanın sevdiğinden korkmasının en derin biçimi, onun sevgisini kaybetmekten korkmasıdır. Kendini Allah’ın gözünün önünde bilen kişi, o bakıştaki rahmetin kendisinden çekilmesinden........
