menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni bir dilin dünyasına Ömer Seyfettin'le girmek

155 0
23.09.2026

Birdenbire oldu benimki.

Hüznün göğe vurduğu bir güz günü; kuşların bile Kürtçe öttüğü, iki dağ arasında sıkışmış üç haneli bir köyden alıp Türkçe konuşmayanların yaş odunla dövüldüğü bir yatılı mektebe bıraktılar beni. O zamana kadar bildiğim dilin bütün kelimelerinin hükmünü kaybedip yerine hiçbirini bilmediğim, hiçbirine, hiçbir anlam veremediğim başka bir dilin kelimelerinin hükümran olduğu başka bir dünyaya ayak basmıştım.

Şairden desturla “Her şey birdenbire oldu”, “Birdenbire karardı eski dünyam”, bir süre karanlıkta kaldım; sonra birdenbire “vurdu gün ışığı” çevreme. “Gökyüzü birdenbire” griden maviye döndü. Birdenbire yepyeni bir hafıza tomurcuklanmaya başladı içimde; “yollar, kırlar, kediler, insanlar” birdenbire başka bir anlama büründü.

Kürtçenin dünyasından çıkıp Türkçenin dünyasına girmem birdenbire oldu.

İlk zamanlar ağzımdan çıkan her yabancı kelime, dilime batan bir kıymık gibi yaktı canımı. Yemekhanede, hamamda, yatakhanede, terzide, berberde yankılanan bu yeni sesler korosu, kulaklarımda uğuldayan bir rüzgârdı sanki. Hocalar, hademeler, aşçılar, çaycılar, terzi, berber, çamaşırcı kadınlar hep birlikte aynı dilde konuşuyor, aynı şakalara gülüyor, aynı kurallarla hizaya geliyordu; bense kendi içimdeki o üç haneli köyün sessizliğine sığınmış, dünyayı sessiz bir film gibi şaşkın şaşkın seyrediyordum.

Günden güne, dayımın anlattığı tüm masallar, annemin ninnileri, dağların arkasında bıraktığım anadilimin kelimelerinden oluşmuş o güvenli kale; geceleri yavaş yavaş yıkılıp, yattığım ranzanın o soğuk, gri demirlerine çarpıp un ufak oluyordu. Usul usul bir dilin dünyasından çıkıp, yeni bir dilin dünyasına giriyordum. Bir yanım gittikçe öksüzleşiyor, diğer yanım ise kâinatı yeni keşfeden bir çocuk kâşifin büyülenmiş şaşkınlığını yaşıyordu. Yeni dilimin yeni kelimelerine aşina olup teker teker onları dağarcığıma özenle yerleştirirken, çevreye ve dış dünyaya karşı yeni bir zırhla kuşandığımın farkına varıyordum.

Dilimden sürgün olmuş, başka bir dilin dünyasına ayak basmıştım.

Yeni dilimin dünyasında kendimi kelebek avcısına benzer bir kelime avcısı olarak görmeye başladım kısa bir süre sonra. Yabancı kelimelerden müteşekkil bir ormanda bir patika belirmişti önümde. Yavaş yavaş sınırlarımın dışına taşıyordum. Akranlarımdan çok önce söktüm okuma yazmayı.

Onlardan önce yan yana getirip anlamlı cümleler kurmaya başladım yeni dilimin yeni kelimeleriyle.

“Akşam erken iniyor”du o kasvetli mektebe.

Yemekten sonra, mektebin yüksek duvarlarının dışına çıkmamak şartıyla avluda bir iki saat dolaşmak, gürültü yapmak, şakalaşmak, birbirimizle didişmek serbestti. Sonra zil çalar, etüt için tekrar sınıflara doluşurduk. Yatmadan önce o bir saat çoğunlukla okumayla geçiyordu. Hocanın uygun gördüğü bir hikâyeyi sınıfta birisi yüksek sesle okur, sonra hep birlikte ondan payımıza düşen hisse üzerine hoca bize sorular sorar, ana fikrini, verdiği dersi hülasa eder; bizi yeni dilimizin yeni dünyasında yeni yolculuklara çıkarmak için uğraşıp dururdu.

O hikâyeleri, en erken okumayı öğrenen talebelerden birisi olduğumdan genellikle ben okurdum sınıfta yüksek sesle onları. Bir akşam hoca bir kitaptan bir hikâye koydu önüme: “Oku,” dedi, “yüksek sesle.”

Okumaya başladım. Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” adlı hikayesiydi bu.

Hikâyenin anlatıcısı Ömer, kardeşi Hasan’la birlikte babalarına ait bir çiftlikte yaşıyorlar. Çiftlikte o kadar çok at var ki, çocuklar sabahtan akşama kadar atlarla ilgileniyor, onlara ait her şeyi merak ediyorlar. Ömer bir gün, ahırdaki atları tımar etmek için kullanılan kaşağıyı alır. Aleti nasıl kullanacağını henüz bilmediğinden kurcalarken kırar onu. Babasının çok kızacağını düşünür ve korkar. Suçu kabullenip babasına gerçeği anlatmak yerine, kaşağıyı kardeşi Hasan’ın kırdığını söyler. Baba hemen inanır buna ve Hasan’ı ağır bir şekilde cezalandırır. Ve asıl felaket bundan sonra başlar. Söylediği yalandan dolayı anlatıcı yavaş yavaş vicdan azabı çekmeye başlar. İç sıkıntısı arttıkça babasına gerçeği söylemek ister fakat gittikçe büyüyen korkusundan ve gururundan bir türlü kaşağıyı kendisinin kırdığını söyleyemez.

Bu arada kardeşi Hasan, onulmaz bir hastalığa yakalanır; bir süre illete kafa tutar ama kısa bir süre sonra hastalığa yenilip ölür. Ömer’in yalanı, işte tam bu noktada geri dönülmez bir hal alır. Artık kardeşine gerçeği söyleyip ondan özür dileme şansı kalmamıştır. Hasan’ın ölümünden sonra Ömer, yaptığı kötülüğün ağırlığı altında ezilir, hep o vicdan azabıyla yaşar.

Yüksek sesle, çok az tekleyerek okuduğum hikâyenin sonuna ne zaman geldim bilmiyorum. Hikâyeyi dinleyen arkadaşlarımın büyük çoğunluğu, henüz yeni dillerine pek vakıf olamadıklarından fazla üzülmemişti anlaşılan ama hikâye beni can evimden vurmuştu.

Dilini henüz tam olarak sökemediğim bu yeni dünya, bana kapılarını kuralları ya da grameriyle değil; insanlığın en ortak ve en çıplak duygusu olan “suçluluk” ve “pişmanlık” üzerinden açmıştı.

O zamana kadar Kürtçe sözlü masal ve hikâye dünyasında büyümüştüm. Dayım, meşhur bir “çîrokbêj”, yani masal anlatıcısıydı. Köyün biraz dışında kalan evimize her geldiğinde, bilhassa karlı kış gecelerinde akşam yemeğinden sonra ev ahalisine mutlaka bir masal, hikâye veya yaşanmış ilginç bir macera anlatırdı. O uzun karlı kış gecelerini, dayımın o anlatıları kısaltırdı. Ben de yanına oturur, ağzından çıkan her kelimeyi hafızama nakşeder, hayran hayran onu dinler; büyüyünce onun gibi bir “anlatıcı” olmanın hayalini kurardım.

Çok değil, kısa bir süre sonra sözünü ettiğim o kasvetli mektebe gelince, etütten sonra........

© Habertürk