Yaklaşan felaket!
Bir hayli zamandır görüşmediğim uzaktaki bir arkadaşımla, yeni yıl tatilini fırsat bilerek, şu anda yaşadığı bir Avrupa ülkesinin başkentinde buluştuk. Memleketten konuştuk, vaktiyle güldüğümüz şeylere güldük, aynı anda büyüyen çocuklarımızdan bahsettik, geçmişi yad ettik, geleceğe dair ise ikimiz de pek bir şey söylemedik, yaşlanıp gidiyorduk işte!
Arkadaşım edebiyatla, şiirle, kültürle, ezeli dertlerimizle pek ilgili biri değil, yani benim kendime dert edindiğim bir sürü dert onun derdi değil, o kendine farklı bir dünya kurmuş, hayatı daha hafif yaşıyor, dünyası daha neşeli…
Mesela hiç kitap okumuyor, en son okuduğu kitabı hatırlamıyor bile. Her şeyini telefonu hal ediyor. Altı-yedi seneden beri bir Avrupa ülkesinin başkentinde yaşadığı halde, oranın dilini bilmiyor, daha doğrusu Türkçeden başka dil bilmiyor. Ama her yerde her ülkenin dilini biliyormuş gibi yaşıyor. Avrupa’yı karavanıyla dolaşıyor, hiçbir yerde hiçbir güçlükle karşılaşmıyor. Anlayacağınız kendi zekasından çok yapay zekayı çalıştırıyor. Böylece zekasını da yormamış oluyor, “madem yapay zeka diye bir şey icat etti insanoğlu o halde onu eşek gibi çalıştırmak boynumun borcu olsun” diye düşündüğünden her işini ona yaptırıyor.
Biraz daha konuşunca bir anda bana “acıdığını” hissetmeye başladım. Ben kendimi ne kadar yoruyormuşum! Dünyanın, memleketin gidişatına ne çok kederleniyormuşum! O uzun ve “sıkıcı” yazıları yazmak için ne çok zahmete katlanıyormuşum. Ne çok kitap okumak zorunda kalıyormuşum. Oysa benim yerimde o olsaydı benim yaptığımı yapmaz, birkaç dakikada yazılarını yapay zekaya yazdırıp şu anda sürdürdüğü keyifli hayatına bakardı. Sonra bir ara sahiden de sordu:
“Abi, o uzun yazıları sen mi yazıyorsun gerçekten?”
“Ya kim yazacak?”
“Yapay zeka ne güne duruyor? Yorma kendini abi, yazıda kullanacağın temayı ver, döktürsün sana, sen de imzanı at, gönder, kim bilecek?”
“Ama o benim yazım olmayacak ki?”
“Ne fark eder ki?”
İşte bu “ne fark eder ki” sorusunun cevabını vermek zor. Fikri bir şey üretmenin, üretim sürecinde çile çekmenin, ortaya çıkan şeyin senin ürünün olduğunu bilmen, onun başkasına ulaşmış halini düşünmen, onu okuyan birkaç kişiden zaman zaman takdir görmen, okuru hayal etmen, sen yazarken aldığın zevki o okurken alıyor mu diye düşünmen… izahı ne zor, ne sonu olmayan bir iş…
Konuyu biraz farklı bir yöne çekmek istedim çünkü yazı yazmanın, ortaya bir eser çıkarmanın zevkleri üzerine muhabbet edecek biri değildi arkadaşım, bu mevzulara girsem anında sıkılacak, “abi bu işlere senden başka kafa yoran kaldı mı Allah’ını seversen” deyip benimle hafifçe alay edecek biliyorum. Bu yüzden yapay zeka alnında kalmak istedim.
“Aslında senin hayatını kolaylaştıran yapay zeka, enerjisini durmadan okuyup üreten, yeni şeyler öğrenmek için didinen sıkıcı insanlardan alıyor. Onlar üretimi durdursa yapay zeka dediğin şey bir süre sonra önüne hep eski bilgileri getirecek, çünkü kendisi var olanın dışında bir bilgi üretemiyor henüz. Bir süre sonra da güncellenmediği için yaşlanıp işe yaramaz hale gelecek.”
Güldü, “Nasıl?” dedi.
Aklımın erdiğince ne demek istediğimi anlatmaya çalıştım:
“Bilgi üretenler, ürettikleri bilgiyi dijital ortamında yaygınlaştırdıkça senin yapay zekanın zekası değil de bilgi dağarcığı genişlemeye başlıyor. Aslında senin çok güvendiğin o zeka pek matah bir zeka değildir, bilgi üreten ‘sıkıcı’ aptalların zekasından besleniyor.”
“Yapma abi ya” dedi bilgi üretenleri yapay zekanın üstünde bir yere koyduğumu gören arkadaşım. Devam ettim:
“Senin okumaktan imtina ettiğin, sıkıcı bulduğun milyonlarca roman, hikaye, bilimsel makale, tarih, coğrafya bilgisi, aklına ne gelirse gelsin, Gılgamış’tan beri toplanmış olan insanlığın bilgi birikiminin tümü doğal insan zekasının ürünüdür. Dijitalleşince bir yerde birikmiş oluyor bu bilgi, tıpkı bedenimizden bağımsız bilicimiz gibi. Yapay zeka denilen aptal algoritma da, sen bir şey sorunca o milyarlarca sayfanın içinde bulduğu bilgiyi birkaç saniye içinde bozuk para haline getirip senin önüne koyuyor. Önümüze gelen bilgiyi hangi yazarın hangi kitabından, hangi alimin hangi makalesinden aldığını biz asla bilmiyoruz. O aldığı bu bilgiyi anında “dönüştürme” becerisine sahiptir çünkü. O aslında beynimizin bir kopyasıdır. Bir soru sorulduğunda biz de beynimizdeki “veri tabanına” dönüp, o bilginin bizde olup olmadığını kontrol edip o soruya öyle cevap veriyoruz. Çoğumuzda genellikle bu bilgi olmadığı için 'kazık soru' deyip........© Habertürk
