Sloganlar çağının entellektüel yetimleri
Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Cemil Meriç ve Oğuz Atay...Bu dört adamın dördü, hiçbir dünyanın adamı olmadan, ölünceye kadar, dört aykırı ses olarak hayatlarını sürdürdüler. Çoğu zaman kendi fikirlerine bile itiraz ettiler; eserlerinde hiçbir ideolojiyi, inancı veya siyasi fikri başkasına telkin etmediler. Hayatları boyunca gergin şuurlarıyla varlıklarını sürdüren bu dört adam, bu memleketin gördüğü ender entellektüellerdi.
Dördü de yaşadıkları süre boyunca ne selde kütük oldular ne de akan nehre kapılıp kalabalıklarla birlikte sürüklendiler. Tam tersine, o nehirlerin nereye aktığını merak ettiler. Nehrin yönünü değiştirmeye kalkışmadan, akıntının yönünü sorgulayıp, kalemleriyle suyun geride bıraktığı balçığı karıştırdılar. Bir mahallenin güvenli konforuna sığınarak, arkalarını kanaviçeli yastıklara yaslayıp rahatlarına bakmadılar. Geniş ferasetleriyle, sürüye katılmanın sunduğu o kolay huzuru ellerinin tersiyle ittiler. Her nevi ideolojinin, insanın üstünde sakil duran o daracık gömleğini yırtıp attılar.
Sloganların uyuşturduğu bir toplumda, Batı’nın sömürgeci aklını da Doğu’nun teslimiyetçi uyuşuk halini de aynı entellektüel öfkeyle topa tuttular. En çok da kendi yanılgılarıyla savaşarak, kütüphanelerini birer cepheye dönüştürdüler.
Bu yüzden kendi dönemlerinin detone korolarına hiç katılmadılar. Siz bakmayın, şairin “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır” demesine. Onlar sadece, hep o pürüzlü, zaman zaman akortsuz; o aykırı, zaman zaman rahatsız edici, sağ sol fark demeden, geniş bir alemden gelen ve belki de sadece kendilerinin duyduğu o derin sese kulak verdiler.
İçlerinde en uzun yaşayanı Meriç, en genç öleni Atay’dı. Tanpınar öldüğünde 61, Tahir 63, Meriç 71, Atay sadece 43 yaşındaydı. Üçü romanla, biri nesirle çıktı er meydanına. Nesirde karar kılan Meriç de asıl gıdasını romandan aldığını söyledi; Balzac’tan öğrendiklerini Marx’tan öğrendiklerinden fazla saydı. Tanpınar muallim, Tahir mahkûm, Meriç hoca, Atay mühendisti.
Hepsinin babaları devlet memuruydu. Tanpınar’ın babası kadı, Tahir’inki önce marangoz, sonra deniz subayı, Meriç’inki hakim, Atay’ınki ise ağır ceza reisiydi. Tahir hariç, üçü İstanbul’u sonradan mesken tutmuşlardı.
Tanpınar, hayatındaki “Beş Şehir”den birini diğerine tercih etmeden romanlarında hep İstanbul’da kaldı. Tahir, Anadolu’yu İstanbul’a getirdi. Meriç Hindistan’a kadar gitti. Atay ise yine İstanbul’da dar bir aydın muhitinde memleketin “ruhunu” kavramaya çalıştı.
Üç romancı kelime kelime millî şuuru büyütürken, nesre gönül bağlamış olanı ise içtimaiyattan feylesofiye, tarihten edebiyata o birikime yeni şeyler ekledi.
Dördü de Türk modernleşmesinin sancısını kendi fildişi kulelerinde değil, hayatın tam içinde, kelimelerin o çetin coğrafyasında göğüslediler. Tanpınar, zamanın “yekpare, geniş bir anın parçalanmaz akışı” olduğunu söylerken, geçmişin estetiğini geleceğin inşasına taşımaya memur kıldı kendini. Tahir ise zamanı, tarihin ve köylünün çıplak gerçeğinde, “kerim devletin” koruyucu gölgesinde aradı. Meriç için zaman, Doğu ile Batı arasında köprü kurmaya adanmış trajik ama gururlu bir aydınlanma mesaisiydi; onun kütüphanesi sömürgeciliğe karşı yükselen muazzam bir kaleydi. Atay ise modern zamanların o ironik çarkları arasında sıkışmış tutunamayanların, keder ve hüzünle yoğrulmuş iç sesini döktü kâğıda.
Kalemleri, sadece birer edebî enstrüman değil, aynı zamanda bu toprakların hafıza kartıydı. Tanpınar rüyaların ve musikinin tınısıyla, Tahir mahpushane duvarlarından süzülen halkın gür sesiyle, Meriç gözlerini feda ettiği o muazzam entellektüel öfkesiyle, Atay ise burjuva aydınının trajikomik yabancılaşmasıyla konuştu.
Onlar, siyasetin dar koridorlarında kaybolmak yerine, kelimelerden inşa ettikleri o geniş cumhuriyette, memleketin asıl çehresine ve ruhuna sonsuza kadar mühürlerini bastılar.
Başkalarının onlar hakkında yazdıkları, söyledikleri her geçen gün büyüyen muazzam bir külliyattır bugün. Onlara dair yazılmış yüzlerce kitap, makale, ansiklopedi maddesi, deneme, şiir, hatta roman duruyor kütüphane raflarında. Neredeyse dördü hakkında bilmediğimiz çok az şey kalmış bizi kaplayan şu gök kubbenin altında.
Peki ya onların birbirleri hakkında söyledikleri, yazdıkları?
Öteden beri en çok merakımı celp eden budur işte.
Tanpınar, Tahir hakkında bir şeyler yazmış mı mesela? Ya Tahir, Tanpınar hakkında ne düşünüyor? Ya Meriç’in ikisi hakkındaki fikirleri? Ya Tahir’le Meriç’in dostluğuna ne demeli? Hepsinden küçük Atay, diğer üçü hakkında ne düşünüyordu sahiden?
Bu soruların cevapları, bize kalan romanlarından çok onların yazdığı jurnal, mektup ve günlüklerde saklıdır şimdilerde.
Biz “az gelişmiş” bir ülke değil, “birey olma” bilinci “az gelişmiş” bir ülkeyiz. Atay’ın deyimiyle, “fakir düşmüş bir soylunun” haline benziyor halimiz. Bu yüzden hem mahremiyete yüklediğimiz mana hem de bireyin geri planda tutulmasından mütevellit, edebiyatımızda öteden beri günlük türü Batı’daki kadar devasa bir külliyat oluşturmamıştır. Çok yakın bir dönemde ortaya çıkıncaya kadar Tanpınar’ın günlük tuttuğunu bilmiyorduk bile. Oğuz Atay’ın günlüğünü bir hırsız çalmasaydı, o günlük bir tesadüf sonucu bazı gazetecilerin eline geçip daha sonra da kitap olarak yayımlanmasaydı, biz Atay’ın Kemal Tahir, Tanpınar ve başkaları hakkındaki fikirlerini zinhar öğrenmeyecektik.
İçlerinden en “cesur” davranan Cemil Meriç’tir. Günlük denilen “jurnal”in kendi çapında bir entellektüelin hayatını öğrenmek, fikrinin künhüne varmak için ne kadar mühim bir “vesika”olduğunu bildiğinden, hepsini bir düzene koyup yayınlanmasına izin verdi ölmeden........
