menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ruhi Su'nun pasaportu

155 0
26.08.2026

Okuduğumuz gazete, her gün onun pasaportundan bahsediyordu. Ağır hastaydı. Kemik kanseriydi. O zamanlar; böylesi ağır hastalar memleket dışına çıkarlarsa, yabancı hastanelere yatarlarsa anında şifa bulurlar diye yaygın bir inanış vardı. Hele bir gitsin; insanı verem, insanı kanser, insanı her türlü illete gark eden bu koyu karanlıktan çıksın bir aydınlığa hele, o saat kendine gelir, iyileşir! Bunu, askeri darbenin kirini pasını hâlâ üzerinden atmamış o kötü ‘devlet’ yetkilileri de biliyor! Bildikleri için o vatan haini komünistlere pasaport vermiyorlar!

Okuduğumuz gazetenin köşe yazarları bunları söylüyordu. Ruhi Su, hastanede mi evinde mi bilmiyorum ama onu “şifa yurduna” götürecek pasaportunu bekliyordu; ama devlet de inadına o “şifalı” pasaportu ondan esirgiyordu.

Kocamustafapaşa’da, Müşir Süleyman Paşa Sokak’ta paşa paşa oturuyorduk. Sokağın iki yanında omuz omuza vermiş, aralarından su sızmaz, hava geçmez sıralı apartmanların uzandığı upuzun sokaktaki evimiz, bakkal dükkanından bozma olmasına rağmen sokağın bakkalıyla bitişikti. Daha doğrusu evimiz dediğimiz yer daha önce bakkal dükkanıydı; sahibi eve çevirmiş, böylece yandaki Alevi Hüseyin’in dükkânı sokağın tek bakkalı olma şanına kavuşmuştu.

Apartmanların pencerelerinden akşama kadar sepetler sarkardı. “Bakkal, bir ekmek, bir paket margarin!”, “Bakkal, bir ekmek, iki kibrit!”, “Bakkal, bir ekmek, beş yumurta!” bağırışları birbirine karışıp bir süre sonra tek bir sese dönüşürken, bizim evde Fahri’nin bir tarafı televizyon, bir tarafı teyp olan tuhaf aletinde bangır bangır Ruhi Su çalıyordu:

“Mahsusmahal derler kaldım zindanda

Kalırım, kalırım dostlar yandadır

İki elleri kızıl kandadır kanda

Ölürüm ölürüm kardeş aklım sendedir”

“Mahsusmahal” bir mahpushane terimidir, “ayrılmış mekân” demektir; ama daha çok hapishanelerin özel yerleri, yani onların bir başka adı olan “tabutluklar” için kullanılır. Tarihimizin en namlı hapishanelerinden biri olan Bekirağa Bölüğü’nde “tabutluklardan” bahsedildiğini pek okumadım bir yerlerde; öyleyse en meşhur tabutluklar ilk defa Sansaryan Han’da yapılmış olmalı.

“Tabutluklar” resmi bir hapishanede değil; Sirkeci’de, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün bulunduğu Sansaryan Han’ın en üst ve bodrum katında, başında Parmaksız Hamdi’nin bulunduğu “siyasi şubede” inşa edilmiş; yaklaşık 40-50 santimetre genişliğinde, bir insanın yalnızca ayakta durabileceği veya çömelebileceği darlıkta, tepesinde 2000 volt gibi yüksek bir ampulün her daim yanık kaldığı, penceresiz, betondan tek kişilik hücrelerdir.

Bu “mahsusmahalin” ilk konukları, 1944 yılında açılan Irkçılık-Turancılık Davası’nın sanıkları Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Prof. Dr. Zeki Velidi Togan ve Reha Oğuz Türkkan gibi Türk milliyetçileridir. Sadece tabutluklara kapatmadılar onları, lağım suyunun aktığı mahzenlerde tırnaklarını çektiler, sille tokat dövdüler, kafalarını mengeneye sıkıştırdılar, elektrik verdiler ve en tuhafı Reha Oğuz’un anlattığına göre işkence öncesi bir doktor tarafından muayene edildiler, doktor da “eziyete müsaittir” raporu verdikten sonra bütün bu insanlık dışı muameleye tabi tutuldular.

Sansaryan Han bir hapishane değildi, bir sorgu ve işkence merkeziydi. İlk defa burada inşa edilip Turancıların üzerinde denenen, daha sonra Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Ahmed Arif, Vedat Türkali, Behice Boran, Enver Gökçe, Mübeccel Kıray ve Sadun Aren gibi sol fikriyata sahip yazar, şair ve alimleri “misafir eden” tabutluklardan devlet “pek memnun” kalmış olacak ki, bu modeli Harbiye Cezaevi’ne de taşıdılar. Buraya Kemal Tahir’den Musa Anter’e, Necip Fazıl’dan Yaşar Kaya’ya kadar bir yığın entelektüelin yolunu düşürdüler.

İşkenceden artakalan zamanlarda, sözünü ettiğimiz Sansaryan Han’daki “tabutlukta” ayakta çile doldururken Ruhi Su, bodrum katındaki bir başka tabutlukta, kısa bir süre önce tanıştığı sevgilisi ve daha sonra eşi olacak felsefe talebesi Sıdıka Umut da kalıyordu. 1951 TKP tevkifatında ikisini de başkalarıyla birlikte gözaltına almışlar ama beş ay boyunca aynı binada kaldıkları halde, birbirlerinin varlığından haberdar olamamışlar. Günün birinde bodrum tabutluklarında kalan Sıdıka’yı işkenceye götürürlerken, sesini belki sevgilisi duyar diye var gücüyle “kuyudayım!” diye bağırmış; Ruhi Su sesini duyar duymaz onun da burada olduğunu anlamış.

İşte “Mahsusmahal” türküsünün ezgisi ilk defa o sırada düşmüş aklına. Sevdiceğine şöyle seslenir:

“Dirliğim düzenim dermanım canım

Solum sol tarafım imanım dinim

Benim beyaz unum, ak güvercinim

Bilirim bilirim gelen gündedir”

Bakkal Alevi Hüseyin, pencerelerden iple sarkıtılmış olan sepetlere ıvır zıvırları doldurmak için oradan oraya seğirtirken, bir yandan da bizim evden yükselen Ruhi Su’nun sesine eşlik ediyordu:

“Artar eksilmeyiz zindanlarında

Kolay değil derdin ucu derinde

Kumhan Irmağı’nda, Karaburun’da

Bulurum bulurum öfkem kındadır”

Bakkal Hüseyin, bizim pencerenin önünden her geçişte, müzikal bir tonda “Öfkem kıııın-dadııırrr” diyor; bu türküleri dinlediğimiz için bize sevgiyle, minnetle, şefkatle bakıyor, kendisiyle aynı fikirde olan, o izbede yaşayan kavruk gençlerin varlığını hissedip işine daha büyük bir şevkle sarılıyordu.

Ruhi Su’nun söylediği türkülerin sesi kısa bir süre kısılmış, darbeyle yasaklanmış; ancak 1985 yılından itibaren kasetleri tekrar ortaya çıkmış ama daha çok el altından, evden eve dolaşmaya başlamıştı. Fahri, bizim eve de öyle getirmişti.

Çok değil, beş-altı sene önce memleketin yerini göğünü “sol kültürün” ürünleri kaplamıştı. Edebiyat sol, felsefe sol, resim sol, müzik sol, tiyatro soldu. Sanki hayatın “sağ yanı” alınmış, elde orak, belde çekiç “akın var, güneşe akın, güneşi zapt edeceğiz, güneşin zaptı yakın”dı. 1960’larda başlayan bu coşku, 1980 darbesine giden son senelerde bir sel olup memleketin her yanına akmıştı. Bıyığı yeni terlemiş pek çok genç, hızla memleketi “sosyalizme” götürüyordu. Bu coşkuyu evlere, fabrikalara, grev çadırlarına, izbe öğrenci mekânlarına, inşaatlara, geceleri renkli floresan lambalarla aydınlatılan çay bahçelerine, dernek lokallerine götüren birçok ses vardı; ama bu seslerin içinde en “basbariton” ses Ruhi........

© Habertürk