menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İstanbul olmadan Sait Faik…

245 0
13.09.2026

Balzac için Paris, Charles Dickens için Londra, Dostoyevski için Petersburg, James Joyce için Dublin, Kafka için Prag neyse, Sait Faik için de İstanbul odur.

“Paris bir felaket anında yerle yeksan olsa, Balzac’ın romanlarına bakıp onu yeniden inşa etmek mümkün,” derler.

Sanayi Devrimi dönemi Londra’sının sisli, kirli, tezatlarla dolu, vahşi ve acımasız atmosferini; yetimhanelerini, batakhanelerini, insan etini pazarlayan kerhanelerini, frengiyi ve şehri saran bütün bu illetlerin içinde debelendikten sonra, bambaşka bir insan olarak tekrar kendi hayatınıza dönmek istiyorsanız, Dickens’ın romanları orada…

Petersburg’un yer üstü zaten malumunuz; peki ya yer altı, şehrin o kasvetli sokakları, köprüleri ve yara bere içindeki ruhu? Bu şehrin insan psikolojisindeki kederli izlerini Dostoyevski kadar güçlü anlatabilen başka bir yazar, edebiyat alemine bir daha gelmedi galiba.

Ya Dublin’i buruşturup bir insanın şehrin sokaklarındaki on yedi saat süren bilinçaltı seyahatine sıkıştırmış olan James Joyce’a ne demeli?

Yazdığı her şeyde, “Ama Prag yakamı bırakmıyor!” diye feryat eden Kafka’ya?

İşte bütün bu büyük kurgu ustaları gibi, yaşadığı kısacık hayatı boyunca İstanbul’dan “yakasını kurtaramayan” yazarlardan biriydi bizden Sait Faik… İstanbul olmasaydı eğer, muhtemelen Sait Faik eline kalemi alıp hiç yazmaz; ömrünü sessiz sedasız bir balıkçı olarak geçirir veya kendi deyimiyle “kahveci” olurdu. Belki de deniz kenarındaki sessiz kahvesinde oraya gelen çeşit çeşit insanlara bakıp, hikayelerini merak eder, onlarla sabahtan akşama kadar yarenlik eden bir kayıp insan…

Sait Faik için hayat; “Balık tutmak, kahvede oturmak, yanında çok sevdiği köpeği, insan tanımak, Beyoğlu’nda bir aşağı bir yukarı dolaşmak, arada içmek, hikâye yazmak, velhasıl hiçbir şeye bağlanmadan bütün gün avare gezmek” demekti İstanbul’da.

“Memursanız evrak, muharrirseniz mevzu, işçi iseniz tarak, işsizseniz park” olan İstanbul sokaklarında…

Sait Faik deyince akla İstanbul, İstanbul deyince akla Sait Faik gelir. Şehrin her saklı köşesi, her işlek caddesi, her tenha sokağı; her tahta sandalyeli kır kahvesi, her kayığı, mavnası, köprüsü, kulesi, parkı bahçesi onun hikayelerinde birer kahramandır. Onun pusulasında kıble hep bu şehri gösterir.

O bu şehrin saraylarını, ihtişamlı yalılarını, zaman kadar eski tarihini, Fatih’in zorlaya zorlaya ancak bir gedik açabildiği kadim surlarını anlatmaz uzun uzun; onun için şehir demek elinde süpürge, sokağın kendisine kalan kısmını sakız çiğneyerek süpüren başı çatkılı kadınların yarenlik ettiği aşağı mahalleler; berberler, terziler, balıkçılar, kahveciler, ekmek derdinde küçük insanlar, simitçiler, gazozcular, mısırcılar, şerbetçiler, boyacı çocuklar ve kısacık ömürlerini denize adamış balıkçılar demektir. Kurbağalıdere'den kalkan bir sandalda kürek çekene de Köprüaltı'ndaki bir dükkânda sana balık ekmek uzatana da kendi adası Burgaz’ın ıssız bir patikasında, Kalpazankaya’ya giderken “hişt hişt” sesini çıkaran mahlukata da aynı “merhametle” yaklaşırdı. Hepsinde aradığı “insan sıcaklığı”ydı. İstanbul, onun onulmaz kederini, kesif hüznünü örten bir yorgan, yalnızlığını paylaştığı tek dostuydu. “Güneşi derisini yakar. Havası göğsünü okşar. Suyu bacaklarını yalar,”dı. Zaman zaman sinirlenip “Alemdağ’da Var Bir Yılan” hikayesinde yaptığı gibi, “Yine İstanbul çirkin. İstanbul mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu günlerinde… Yan sokakları çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. İnsanlar her yerde böyle,” diye sitem ettiği halde, bu şehrin kaosunu da sevmiş; o kaostan bile bir güzellik devşirip aynı hikâyede “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey” diyerek İstanbul’un kalbine sonsuz bir “merhamet” aşılamıştır.

Sait Faik’i İstanbul’dan ayırmak, denizi suyundan ayırmaya kalkışmak gibidir. Çünkü İstanbul onun için sadece bir mekân değil, yazma eyleminin ta kendisidir. Şehir onun kaleminde can bulurken, o da ölümsüzlüğü bu şehrin sokaklarında bulmuştur. Bu yüzden ne zaman İstanbul’un üstüne bir sis çökse ya da adalardan bir vapur kalksa, kulaklarımıza Sait Faik’in o içten, biricik, suçsuz, hepimizden çok daha az günaha batmış insancıl sesi gelir.

Sirozdu. “Fransa’ya gidersen oradaki doktorlar yakalandığın illete bir çare bulabilirler,” demişlerdi ona. Döviz lazımdı. O zamanlar döviz yasaktı; lazım olduğunda devlet sana -uygun görürse eğer- bir miktar veriyordu. O sırada, kendisi gibi hikâyeci olan Samet Ağaoğlu, Başbakan Menderes’in yardımcısıydı. Ona bir mektup yazdı, 1500 frank vermelerini rica etti. Dostu “Hay hay,” dedi, para hazırdı. Pasaport almak için ilgili daireye gitti. Başından geçenleri daha sonra “Yeditepe” dergisinde, “Yazıcılığın Yirminci Senesinde” başlığıyla yazdı.

Yirmi senedir yazı yazıyordu ama pasaport polisi onu tanımak zorunda değildi. Formu doldururken sıra meslek hanesine gelir; memur mesleğini sorar, o da biraz çekinerek ama gururla “Yazarım,” der. Memur tipine bakar, ince eleyip sık dokur, kuşkuya düşer. Onun için yazar demek, gazetelerde köşe yazıları yazan gazeteci demektir. “Bu........

© Habertürk