Güneşten kelime yontan bir sanatçı için sözlük
“Ezidiler günde üç kez güneşe döner dua ederler. Her isteyen, çoluk çocuk, genç yaşlı olsun, şeyh olsun, emir olsun, herkes güneşin karşısına geçer, içinden ne geçiyorsa güneşe söyler. Belki de insan soyunun şimdiye kadar söylediği en güzel dualar bunlardır. Belki de en güzel türküler, en güzel şiirler bu dualardan çıkmıştır. Belki de Mezopotamya’nın bütün destanlarının temelinde bu dualar vardır.”
Yaşar Kemal’in “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” romanından aldığım bu pasajda sözü edilen dualara Ezidi inanışında qewl, yani kutsal ilahiler denir. Dini şiirlerdir. Tanrıya ve kutsallık atfedilmiş bütün varlıklara methiyedir. Yaradılışın ve inanışın künhüne varmak isteyen, ille de bu ilahilere başvurmalıdır.
Kelimeden önce bir nefes gibidir bu ilahiler; söylenmeden önce kalpte dolaşır, söylenince yalnız kulağa değil zamana da yerleşir. Onu dinlerken insan bir metni değil bir hatırayı işitir; sanki dil geçmişin kapısını aralayan ince bir anahtar olur.
Bu ilahilerde söz yalnız anlam taşımaz; ritimle yürür, makamla hatırlar. Her tekrar unutmaya karşı küçük bir direniştir. Çünkü bu sözler yazıya sığmayı reddeden bir bilgidir; hafızayı mekân, sesi de emanet seçer. Böylece metin bir sayfada değil, insanların birbirine bıraktığı görünmez bir zincirde yaşar. Dinleyenin içinde garip bir ikilik doğar. Hem çok eski bir hikâyenin eşiğinde durduğunu hisseder hem de o hikâyenin şimdi, tam o anda yeniden kurulduğunu. Bu ilahilerin edebi kudreti de belki buradadır; geçmişi anlatırken zamanı çoğaltır. Her okuyuşta anlam biraz yer değiştirir ama öz aynı kalır. Sessizlik, bu ilahilerin gizli ortağıdır. Sözler bittiğinde geriye kalan boşluk metnin görünmeyen satırlarıdır. Bazı metinler okunmaz.
Bu yüzden Mezopotamya’nın en güzel türkülerinin, en güzel şiirlerinin ve destanlarının temelinde bu dualar vardır.
Ve yine bu yüzden, bu ilahileri okumak için günde üç kez Ezidilerin yüzünü döndürdükleri güneş, bir eşkıya gibi Ahmet Güneştekin sanatının içinde dolaşır.
Doğduğunda sanırım bu kutsal ilahilerden biri üflenmişti Ahmet Güneştekin’in kulağına. Güneş de bu yüzden sızmıştır sanatına. Yüzünü güneşe dönüp henüz dilsiz bir çocukken, çok sonra kırbasına doldurup susadıkça içeceği kelimeleri hafızasına nakşederken; sanatında hayat vereceği birçok temanın aslında o kadim sözlerin sahipleri tarafından bir kuşun kanadına yazıldığından habersizdi henüz.
Tam da bu temalarla uğraştığı yıllarda, “babam” dediği Yaşar Kemal’in “Karıncanın Su İçtiği” romanının kahramanlarından Feqiyê Teyran düşer bu kez o kuşun peşine.
Yürür, yürür ve sonunda Laleş dergâhına ulaşır Feqî.
Peşine düştüğü kuşun sesini duymayı iş edinir kendine. Her sabah o sesi duymak için uyanır. Sonunda o sesi diğer kuşların sesinden ayırır.
Ve böylece onların şairi payesine ulaşır: Feqiyê Teyran olur.
İşte Ahmet Güneştekin’in doğar doğmaz kulağına üflenen o kadim ilahi, Feqiyê Teyran’ın sonunda bulduğu o kuşun Melekê Tawus’un sesidir.
Ama hayat bazen mitlerden değil, kurşunun sesinden yazılır.
Çok sevdiği bir çocukluk arkadaşı Faysal’la bir öğlen üzeri, doğduğu şehrin, Batman’ın en kalabalık caddesinde yürüyordu. Yan yanaydılar ne bir adım önde ne de geride… Bir çatapat sesine benzer bir ses duydu önce, aniden yanında yürüyen arkadaşı boş bir çuval gibi yığıldı ayaklarının dibine. Kısa bir sessizlik düştü çarşıya. Bir uğultu kalmış şimdi aklında; hayat durdu, zaman dondu. Önce bir anlam veremedi, arkadaşının başından akan kan küçük bir göl oluştururken kaldırımda, kafasını kaldırdı, katili gördü. Gözleri birbirine değdi. O da arkadaşlarıydı. Katil Hizbullahçı, maktul PKK’lıydı. Sanki ‘Sana acıdım, hayatın kıymetini bil, çek git bu şehirden’ dedi ona katil. Baştan ayağa korkuya kesildi.
“Allah’ın Partisi” olduğunu söyleyen bir ur düşmüştü o mümbit topraklara. Katilin sözünü dinledi. Kaçtı o şehirden!
İstanbul’da, uzun bir süre sanat dışında işlerle uğraştıktan sonra memlekette baş gösteren bir iktisadi buhranla ticaret yapmaktan vazgeçti. Altı sene boyunca sanatla uğraşmadı. Çok sevdiği ağabeyinin ölümü bütün hayatını altüst edince, yepyeni bir yolculuğa çıkmaya karar verdi. Her hafta televizyonda yayınlanan bir belgesel dizisi için Türkiye’nin neredeyse bütün coğrafyalarını dolaştı.
Altı yılın sonunda 2003 yılında Atatürk Kültür Merkezi’nde “Karanlıktan Sonraki Renkler” adıyla ilk sergisini açtı. Bu sergi, bu uzun yolculuğun görünür başlangıcı oldu. İptidai bir atölyede resim yaparak biriktirmişti her şeyi. O sene Yaşar Kemal gördü onu. Onun sanat yolculuğunda belirleyici anlardan biridir Yaşar Kemal’le karşılaşması. “Bu çocukta bir coşku var,” dedi Yaşar Kemal; devamla, “Arkadaş, seninle ileride dost olur muyum bilmiyorum ama bundan sonra sanatın benim çok........
