Döndüğün ev, her zaman bıraktığın ev değildir
Ertuğrul Özkök'ün; Christopher Nolan'ın son günlerde bütün dünyanın konuştuğu “The Odyssey” filminin vizyona girdiği gün yayımlanan, Ege Denizi'nde “Homeros Rotasını” takip ederek çıktığı bir haftalık yolculuğu anlatan yazısını, iliştirdiği bir notla birlikte bana yollayan kıymetli Murat Ülker, belki de bu zamana kadar birçok kişinin aklına gelmiş ama pek sorduğuna rastlamadığım birkaç önemli soruyu arka arkaya sıralıyordu.
Murat Bey diyordu ki notunda: “Meşhur destanı, acaba kim, niye antik tarihin sayfalarından çıkarıp meşhur etti? Tarihte Yunanlılar, Helenler hakikaten anlatıldığı kadar önemli mi? Yoksa Mezopotamya’da da geçmişte benzer devletler ve halklar yaşamışken Helen ve Mısır’ın öne çıkarılışının bir başka sebebi var mı?”
Bu soruların dört başı mamur cevaplarının bende olmadığını elbette biliyordu Murat Bey. Peki, bildiği halde bu soruları neden bana soruyordu? Sanırım en büyük nedeni beni böyle bir yazıyı yazmaya teşvik etmekti.
Allah her yazara böylesi dostlar nasip etsin!
Destanın müellifi olarak kabul edilen İzmirli kör ozan Homeros’un, ortaya çıktığı günden beri bütün dünyada romanı, resmi, müziği, sinemayı, ezcümle sanatın bütün dallarını muazzam bir şekilde etkilemiş ve yüzlerce farklı biçimde birçok sanat eserine esin kaynağı olmuş "İlyada ve Odisseia" destanlarından önce, "Gılgamış" destanı vardı.
İşin tuhaf yanı, Gılgamış ile Homeros destanları arasında birbirine oldukça yakın tematik benzerliklerin bulunmasıdır. Mezopotamya’da gün yüzüne çıkmış olan, dünyanın ilk yazılı anlatısı Gılgamış destanı; ondan asırlar sonra ortaya çıkan, önce Antik Yunan edebiyatının, daha sonra da bütün Batı edebiyatının temelini oluşturan Homeros destanları üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Gılgamış, dostu Enkidu’nun ardından ölümsüzlük peşinde koşan bir kralın hikâyesiyken; Odisseia, kendisine sunulan ölümsüzlüğü reddederek evine dönmek, yaşlı karısına kavuşmak için Kral Odysseus’un çıktığı yolculuğun hikâyesidir.
Zaten bu iki destandan beri, bütün büyük hikâyelerin hep bir kahramanın çıktığı bir yolculukla başladığını söyler Tolstoy ayarında yazarlar. Bütün insanlığın macerası da öyle değil mi? Doğumla başlayıp ölümle biten, adına “hayat” dediğimiz muazzam bir yolculuktur bu yolculuk.
İki destanın tek ortak yanı, bir eve dönüş yolculuğu olmaları değildir sadece; her iki destanda da tanrılar, insanların hayatına doğrudan müdahale eder. Onlara bazen yollarını şaşırtır, bazen olağanüstü yaratıklarla veya mucizelerle karşı karşıya bırakır, bazen de yollarına aşamayacakları engeller çıkarır. O tanrılar ki beşerî zaaflara sahip, kıskanç ve öfkelidirler. Dertleri, insanoğlunu bulabildikleri her fırsatta sınamaktır. Hayat yolculuğu da o hayatta hepimizin başına gelen aşk da bir “sınama” değil midir zaten?
Gılgamış Destanı’nın yazıyla buluştuğu Mezopotamya ile Homeros’un sözlü dünyasında biçimlenmiş destanının mekânı olan Ege birbirinden fersah fersah uzaktadır. Peki nasıl oldu da okuma yazması olmayan kör ozan Homeros, Gılgamış Destanı’ndaki birçok temayı alıp kendi eserine yedirdi?
Bu soruya cevap arayan âlimler, Homeros’un yaşadığı dönem olan MÖ 8. yüzyılda Ege havzası ile Yakın Doğu arasında bir deniz ticareti ve göç hareketinin varlığına işaret ederler. Muhtemelen o tüccarlar ve gezgin ozanlar, Mezopotamya’nın kadim mitolojik anlatılarını sözlü gelenek yoluyla Anadolu ve Helen coğrafyasına taşıdılar.
Öte yandan ölüm korkusu, yas, yolculuk, dostluk, şöhret olma isteği ve kader karşısında insanoğlunun çaresizliği gibi temalar; hangi coğrafyada olursa olsun, bütün insanların ortak derdidir dünya kurulduğu günden bugüne.
Anlayacağımız, kadimden bugüne tek bir hikâye vardır. O günden bugüne her yaratıcı, o hikâyeyi kendi meşrebince söylemiştir. Büyük Goethe’nin “dünya edebiyatı” dediği şey tam da budur işte.
Tıpkı Odysseus’un çıktığı yolculuğa benzer bir yolculuk sonucu evine varan, evde umduğunu bulamayan, bu yüzden büyük belalara çatan, beklenmedik trajik bir girdabın içine düşen birkaç kahramanın edebiyata yansımış ilginç hikâyelerine gelmeden önce, kıymetli Murat Ülker’in sorularının cevaplarına bakalım biraz da.
Bu sorular, aslında modern tarih yazımının Avrupa merkezli bakış açısını ve Batı dünyasının kendi kökenlerini kurgulama çabasını sorgulayan önemli sorulardır çünkü.
İngilizler kendilerine bir “genesis” ararlarken, yani “köklerini kurgularken” Ege ve Yunan medeniyetine yönelip oralardaki bütün tarihi eserleri kendi memleketlerine götürerek hayali bir geçmişe sığındılar. Fransızlar Mısır'da araştırmaya giriştiler; Mısır uygarlığı kalıntılarını kendi müzelerine taşıyarak köklerinin o görkemli harabelerin arasında filizlendiğini iddia ettiler. Almanlar ise geç kalmıştı; Anadolu'da Efes ve Bergama kalıntılarını Berlin ve Viyana'ya götürmeye çalışırlarken muazzam bir keşif yaptılar:
Heinrich Schliemann nam arkeolog, Homeros destanının izini sürerek varmıştı Çanakkale’ye.
Gezgin ozanlar, hepsinin babası olan Homeros’un hafızasından kendilerine geçmiş olan bu destanı nesilden nesile aktarmıştı. Destan, MÖ 8. asırda Fenike alfabesiyle yazıya geçirilmiş; 6. asırda ise Atina’da farklı versiyonları bir araya getirilmişti. Büyük İskender’in fetihleri sonrasında İskenderiye Kütüphanesi’nde korumaya alınan destan, Orta Çağ'da bir dönem unutulmuş olsa da Rönesans döneminde Bizanslı bilginler tarafından Avrupa’ya götürüldü.
Matbaanın icadıyla birlikte destan kâğıda basılarak her yere yayıldı. Ve destanda anlatılan hikâyelerin gerçekliği, zamanla birçok arkeoloğun ilgisini çekti.
1870 yılında Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann, elinde Homeros destanıyla........
