menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Celal Salik kimdir?

188 5
22.02.2026

Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından uyarlanan “Masumiyet Müzesi” dizisinin Hilton’da geçen görkemli nişan sahnesinde; aklı merasime gelmiş olan sevgilisi Füsun’da, bedeni nişanlısı Sibel’in kolları arasında isteksizce dans ederlerken Kemal; Sibel yanı başlarında esmer bir hanımla dans eden adamı ona göstererek, “Şu Celal Salik değil mi?” diye sorar.

“Ta kendisi,” dedikten sonra iyice yaklaştıkları Celal Salik’e;

“Celal Bey üstadım! Aşk gazete yazısına benzer değil mi?” der gülümseyerek.

“Kemal Beyciğim. İyi bir köşe yazısıyla aşkı birleştiren nedir biliyor musun?”

“İkisinin de gücü, akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür.”

Celal Salik doğru söylüyor. Romanda geçen repliğiyle, “Aşk da köşe yazısı da tabii ki bizi şimdi mutlu etmelidir. Ama ikisinin de güzelliği ve gücü, akıldan hiç çıkmamasıyla ölçülür,” diyen Celal Salik, doğduğu günden ölümüne kadar geçen sürede; okuduğumuzda bizi “mutlu” eden ve okuyanların bir daha “aklından çıkmayan” harikulade köşe yazıları yazdı.

Biz Celal Salik’i 1990 yılında tanıdık. Daha doğrusu o sene doğdu ve doğduğunda çok meşhur bir köşe yazarıydı zaten. Paraşütle inmemişti Milliyet gazetesindeki köşesine. Mesleğin çilesini çekerek, alt basamaklardan başlayarak, basamakları teker teker çıkarak, önceleri gazete için bulmacalar hazırlayarak, akşamdan içtiği meretin sarhoşluğundan ayılamadığı için tefrikasını aksatan yaşlı yazarın yerine pehlivan tefrikasını sürdürerek, bazen de “Elyazısından Kişiliğinizi Okuyoruz”, “Rüyalarınızı Yorumluyoruz”, “Yüzünüz, Kişiliğiniz”, “Bugünkü Burcunuz” ve “İster İnan, İster İnanma” köşelerine yazarak, boş zamanı varsa eğer bedava girdiği sinemalarda gördüğü en son Amerikan film eleştirileri yazarak yavaş yavaş kendini ispatlamış, bir süre sonra da gelip memleketin en meşhur köşe yazarı tahtına kurulmuştu. Babıali’de köşe yazarlarının asıl işleri olan siyaset üzerine kalem oynatmalarının; siyasette cepheleşmenin pek sert yaşandığı memleketimizde ne kadar güç bir iş olduğunu bildiğinden, onun getirdiği bunaltıcı havadan kurtulmak için farklı bir yol bulmuştu Celal Salik. Yazılarında doğrudan siyasi analizler yapmadan ama basit dokunuşlarla, ince göndermelerle, şeytanın aklına gelmeyecek imgelerle aslında pekâlâ siyasi bir niteliğe sahip ama gündelik siyasetin uzağında görünen memleket ahvalini, İstanbul’un türlü türlü hallerini, bazen ıskaladıklarımızı, bazen unuttuklarımızı, bazen de eski bir hikayeyi yeniden anlatarak bizi geçmiş ile gelecek arasında dolaştırıp durdu. Mesela onun yazdığı “Boğaz’ın Suları Çekildiği Zaman”, “Alaaddin’in Dükkânı”, “Bedii Usta’nın Evlatları”, “Kaf Dağı’nın Harfleri”, “Üç Silahşörler”, “Göz”, “Karlı Gecenin Aşk Hikayeleri”, “Şemsi Tebrizi’yi Kim Öldürdü”, “Cellat ve Ağlayan Yüz”, “Şehzade’nin Hikayesi”, “Hepimiz O’nu Bekliyoruz”un da aralarında bulunduğu yirmiyi aşkın köşe yazısı, bugün edebiyat tarihinde müstesna bir yer almış, aşılması bir daha mümkün olmayan birer zirve deneme hüviyetine bürünmüşler.

Bu sınırlı sayıda yazıları yazdıktan sonra bir suikasta kurban gider Celal Salik. Öldürülür ama ölmeden önce Beyoğlu 7. Noteri Sulhi Bey’e, yazıp bir zarfa koyduğu ve ölümünden yirmi beş sene sonra zarftan çıkartılarak yayınlanmasını vasiyet ettiği “Kabahat Kimde” başlıklı köşe yazısı, 7 Ocak 2007 Pazar günü Radikal gazetesinde yayınlandı ve bu yazıdan sonra köşe yazarlığı aleminde o günden bugüne kendisine bir daha rastlayan olmadı.

Kendini “pitoreks” bir yazar olarak görmüştü Celal Salik. Sözlüklere bakmış, bu kelimenin anlamını pek çözememiş, yine de kelimenin “havasını” sevdiğini söylemişti. Mevcut köşe yazarlardan onu ayıran şey, “başka şeyleri anlatmayı” düşlemesidir. “Atlı silahşörleri, puslu bir sabah karanlık bir ovanın iki ucunda birbirlerine saldırmak üzere hazırlanan üç yüz yıl öncesinin ordularını, kış geceleri meyhanelerde birbirlerine aşk hikâyeleri anlatan mutsuzları, karanlık şehirlerin içinde bir esrarın peşinde kaybolan âşıkların bitip tükenmeyen maceralarını anlatmayı” düşlemişti hep. Ama “Allah” ona “başka türlü hikâyeler anlatması gereken” köşesini ve biz “okurlarını” vermişti yalnızca. O günden beri karşılıklı idare ettiğimizi söylemişti büyük bir memnuniyetle.

Çok bunaldığından birçok defa biz okurlarını bırakıp gitmeyi koymuştu kafasına. Çünkü “git gide hafızasının bahçesinin kurumakta olduğunu” hissetmişti. Ama kalemi eline alır almaz “gözlerinin önünde gene” ondan “bir şeyler bekleyen” biz “okurlarının yüzleri ve çorak bir bahçede hepsi bir bir” ondan “kaçan” anılarının izleri canlanmaya başlamış her defasında. “Hatıra yerine, onun yalnızca bir iziyle karşılaşmak,” “bizleri terk etmek", “bırakıp gitmiş ve hiç dönmeyecek sevgilinin koltuğun üzerinde bıraktığı izine göz yaşlarıyla bakmaya” benzettiği için bizi terk edememiş bir türlü. Ama ne yazık ki tıpkı farklı tarihlerde öldürülen Hasan Fehmi Bey, Ahmet Samim Bey, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Musa Anter, Hrant Dink gibi, o da şiddettin ayyuka çıktığı 18 Ocak 1980 Cuma akşamı, Konak Sinemasında gösterilen “Eve Dönüş” filminden çıktıktan sonra, saat yaklaşık 21.35’te, Nişantaşı’nda Alaaddin’in........

© Habertürk