menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ağa Camii'nin önünde

230 0
02.08.2026

Bir arkadaşımla buluşacaktım. Taksim Meydanı’ndan Cadde-i Kebir’e girdim. Bana bulunduğu yeri tarif ederken, “Ağa Camii’ne sırtını ver, tam karşısındaki sokağa gir...” demişti.

Yürürken, bir yandan da Kemal Tahir’in “Bir Mülkiyet Kalesi” romanını dinliyordum telefonumda.

Camii’nin önüne geldiğimde, sırtımı vermedim camiye. Durup seyrettim onu, sırtım arkadaşımın tarif ettiği yere dönüktü.

Bana romanı okuyan “İşgal, İstanbul'a baskın gibi apansız geldi ve Türkler bunu hak ettiklerini asla kabul etmediler,” cümlesini tamamlayınca, telefonun tuşuna basıp durdurdum.

Bir anda, şairin sesi geçti romanı okuyanın sesinin yerine. Gayri ihtiyari etrafıma baktım, yoktu ama sesi oradaydı. “Ağa Camii” şiirini okuyordu bana:

“Havsalam almıyordu bu hazin hali önce.

Ah, ey zavallı cami, seni böyle görünce

Dertli bir çocuk gibi imanıma bağlandım;

Allahımın ismini daha çok candan andım.”

Nazım Hikmet, benim seyrettiğim camiyle konuşuyordu. 19 yaşında bir delikanlıdır şair bu şiiri yazdığında. Muhtemelen şu anda benim durduğum yerde durmuş, benim baktığım gibi bakmıştı mabede. Benim baktığım cami tertemiz, bakımlı, gururluydu; onun baktığı cami bakımsız, harap, derin bir keder içinde; şehre çökmüş esaret havasının bütün kirini üzerinde taşıyan, mecalsiz, boynu bükük, korkunç bir utançla sarmaş bir halde...

Tam bir asır öncesinden bahsediyorum.Bu hüzünlü yalnızlık içinde, bu kederli halinin tam ortasında, minaresine asılmış olan Yunan bayrağını görüp, “En kirlenmiş bayrağın taşıyor gölgesini, / Üstünde orospular yükseltiyor sesini” diye seslenmişti şair ona.

16 Mart 1920’de şehir resmen işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan basılmış, hükümet binaları ele geçirilmiş, şehrin bütün yönetimi gavura geçmiş; şehir 6 Ekim 1923’e kadar 4 yıl 10 ay 23 gün esaret altında kalmıştı. Genç Nazım Hikmet’e göre camiyi ayakta tutan şey “iman”dı ve bu “iman” milletin esaretten kurtuluşunun tek umuduydu.

Cami, Beyoğlu’nun ortasındadır. Pera diyorlar o zamanlar bu muhite. Kozmopolittir, işgalcilerin eğlence merkezidir semt. İşgal sırasında caminin etrafında vur patlasın çal oynasın eğlenceleri tavan yapmış, o çılgın kalabalığın, o şaşalı eğlencenin ortasında mabedin ruhu ile işgali gururuna yedirememiş olan genç şairin hâlet-i ruhiyesi aynıdır:

“Bu imansız muhitte öyle yalnızsın ki sen

Bir teselli bulurdun, ruhumu görebilsen!”

Tam on sene sonra, şairle büyük bir polemik yaşayacak, Nazım Hikmet’in “yetimi Safa” dediği Peyami Safa; Batılılaşmayı, modernliği, alafranga hayatı, eğlenceyi ve yabancılaşmayı temsil eden “bu imansız muhite” “Harbiye”; ondan tramvayla bir saat bile sürmeyen ama Doğulu kökleri, İslam ahlakını, geleneksel, muhafazakâr ve yerli hayatı temsil eden Sur içindeki İstanbul’a da “Fatih” diyecek; birbirinden “Efgan yolu kadar uzak” bu iki semtin adını verdiği “Fatih-Harbiye” romanını yazacak.

Nazım Hikmet’i hiç sevmemiş, Can Yücel’in, “solda Nazım Hikmet gibi bir şair olmasaydı, kesin komünist olurdu” dediği Necip Fazıl’ın yolu; Nazım Hikmet’in yukarıda sözünü ettiğim şiiri yazmasından on iki sene, Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye” romanının yayımlanmasından üç sene sonra, 1934 yılında Ağa Camii’ne düşer.

O yıllar, üstadın Abidin Dinoların çevresinde, esrar âlemine daldığı, en koyu duman hangi köşeyi sarmışsa mitili oraya serdiği, nerede akşam orada sabah bir hayat yaşadığı “bohem” yıllarıdır. Yüzündeki tikten mustariptir.

Bilinen hikayedir. Günün birinde üstat tramvaya biner, bir adam da elinde file, filede aldığı balıklar, gelip karşısında durur. Üstadın tikini görünce, “Balık” der adam. Ancak, üstat oralı değil. Adam tekrar yüz hareketini görünce “Balık efendim” der. Üstat bir şey anlamaz, yüzü seğirmeye devam eder, adam dayanamaz, “Balık, balık, akşama pişireceğiz evde, tövbe tövbe,” der.

İşte bu haldeyken şair, 1934 yılının bir bahar günü, Beylerbeyi’ne giden bir vapurda; icazeti Hakkâri Şemdinli’de zamanında ikamet etmiş Nakşibendi Şeyhi Seyit Taha’dan almış Şeyh Abdülhakîm Arvâsî’nin müritlerinden biriyle karşılaşır. Mürit, şaire Efendi Hazretleri’nin Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nde, cami sohbetleri yaptığını söyler. Bu haberden sonra şair, bir cuma günü yanına yazar-ressam arkadaşı Abidin Dino’yu de alarak Ağa Camii’ne gelir. Bu, şairin yani “Ben”in, “O”yla ilk karşılaşmasıdır. Bu karşılaşma anı şairin bir şiirinde şu iki mısrayla ölümsüzleşir:

"Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel; Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel"

Üstat bu camiye gide gele, Şeyh Abdülhakîm Arvâsî ile hasbihal ede ede, bir süre sonra hayat yolculuğu değiştiği gibi, yüzündeki tik de iyileşir.

O sırada dinlemekte olduğum Kemal Tahir’in “Bir Mülkiyet Kalesi”, yazarın otobiyografik ögeleri en yoğun barındıran romanıdır. Eserde yazar babasını anlatır. Sivas ellerinden gelmiş, İstanbul’da tutunayım derken bir tanıdığı vasıtasıyla marangoz çırağı olarak Yıldız Sarayı’na girmiş, daha sonra padişahın sevdiği marangozlar arasına katılmış, hünkârın kızı Naile Sultan’ın önayak olmasıyla yanında çalışan cariyelerden Canseza ile evlendirilmiş, İttihatçılar padişahı devirip sürgüne gönderince işsiz kalmış, daha sonra asker olarak harbe katılmış, küçük oğlu Murat (Kemal Tahir) ile karısını alarak Anadolu yollarına düşmüş; Burdur, Aydın ve İzmir’de seyyar hastanelerde zabitlik yapmış, yazarın “Mahir Efendi” adını verdiği babası, Büyük Bozgun'dan sonra işgal altındaki İstanbul’a geri döner.

Gayri ihtiyari elim cebimdeki telefonun düğmesine gitti, dokundum. Romanı okuyan kaldığı yerden devam etmeye başladı. Kulaklarım Kemal Tahir’in romanıyla dolmaya başladı tekrardan.

İşgalle birlikte şehre en büyük darbeyi, Beyoğlu (Harbiye) vurmuştu yazara göre:

“Şehrin bir parçası birdenbire, gaddar ve muntazam ve sıçramayla yedi tepesinde, yedi büyük cami şehrin karşısına........

© Habertürk