Çalınan şarkı
İrlandalı sinemacı ve müzisyen John Carney’nin, Peter McDonald ile yazdığı, tek başına yönettiği yeni filmi “Hayatımın Şarkısı” (Power Ballad), Türkiye’de gösterime girdi.
John Carney, bizde yeterince iyi tanınmayan bir isim… 1996’dan bu yana filmler çekiyor. Özellikle “Once” (2006), “Sing Street” (2016), “Flora and Son” (2023), adından söz ettiren, eleştirmen ve seyircilerden iyi notlar alan filmler… “Once” için aldığı En İyi Özgün Şarkı Oscarı’nı unutmayalım. Tabi, “Bachelor Walk” (2001-2006) ve “Modern Love” (2019-2021) adlı başarılı televizyon dizilerini de…
Filmlerinin bir kısmı, birçok kaynakta “müzikal” olarak geçiyor ama türün eski usul kalıplarından hayli uzaklar… “On the Edge” (2001) ve “Zonad” (2009) gibi istisnalar bir yana müziğin veya müzisyenlerin konu edinildiği filmler çekiyor genelde. 2000’li yılların en iyi müzikal filmlerini araştırırken karşınıza çıkacak bir yönetmen...
Kendi adıma özellikle “Sing Street”ini çok severim. 1980’li yılların İrlanda’sında âşık olduğu kızı tavlayabilmek için müzik grubu kuran liseli bir gencin hikâyesidir. 1980’lerin İngiliz pop ve rock müziğini sevenlere özellikle tavsiye ederim.
İki müzisyenin hikâyesini anlatan “Hayatımın Şarkısı” da gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir film… Hikâye tesadüfi bir karşılaşmanın meydana getirdiği sonuçlar üzerine kurulu…
Önce başkarakter Rick Power’ı (Paul Rudd) tanıyoruz. Rick, düğünlerde çalan Dublinli müzik grubu The Bride and the Groove’un solisti… Kendi bestelediği şarkılarını seslendirememesinin getirdiği bir kırıklık yaşadığı çok belli… Grubun diğer üyeleriyle bu yüzden sorunlar yaşadığını görüyoruz zaten. Öte yandan, eşi Rachel (Marcella Plunkett) ve kızı Aja’yı (Beth Fallon) çok seven, ailesine bağlı bir müzisyen… Gruptan ayrılmak ve sonu belirsiz kariyer maceralarına girmek istemiyor.
Bir şatoda gerçekleşen zengin düğününde gelinin ricası üzerine sahneyi pop star Danny Wilson’a (Nick Jonas) bıraktığında, kısa süreliğine de olsa gölgede kalmaktan duyduğu rahatsızlığı belli etmemeye çalışıyor. Ama Danny’nin performansına onu da dahil etmesi, şarkıyı birlikte yorumlamaları, çok hoşuna gidiyor. Danny’nin şımarık ve kibirli bir genç olmadığını, kendini küçümsemediğini, tam aksine birlikte şarkı söylemekten keyif aldığını fark ediyor.
Aynı gece, Danny’nin şatodaki büyük süitinde, aralarındaki yaş farkını, egolarını, kibirlerini bir yana bırakıp, tüm geceyi gitar ve piyanoyla şarkı söyleyerek geçiriyorlar. Hikâyenin geri kalanının dramatik temelini atan anahtar bir sahne bu… Öncelikle, her ikisinin de müziğe olan tutkusunu görüyoruz. Ama o gece onları asıl olarak, kendilerini aşma özlemi birleştiriyor. Çünkü sadece Rick değil, Danny de etiketlerin içine sıkışmış durumda ve müzikal anlamda çıkış arıyor. Şöhrete ulaştığı genç erkekler grubundan (boy band) kopmak ve solo kariyer yapmak istiyor. Birbirlerinin ruhunu çok iyi anlıyor ve müzikle gerçek bir iletişim kuruyorlar. Rick, genç pop starın kendisine saygı duymasının; Danny ise müzikal açıdan çok keyif aldığı bir deneyimin tadını çıkarıyor.
Ne var ki, aylar sonra çok farklı bir anlam kazanıyor o gece. Pop starın şöhretini daha da artırdığı, düğün şarkıcısının ise psikolojik yıkıma uğradığı bir sürece dönüşüyor.
“Hayatımın........
