Verimlilik Dini
Yapay zekanın rüya gördüğü, şiir yazdığı, halüsinasyonlar gördüğü bir çağdayız.
Ekranların arkasındaki algoritmalar “yaratıcılık” krizleri geçirirken; sen, sabahın köründe uyanıp uyku döngünü, içtiğin su miktarını ve attığın adımları bir uygulamaya kaydederek kusursuz bir makine olmaya çalışıyorsun. Ortada çok acı, karanlık ve bir o kadar da komik bir ironi var: Makineler giderek insanlaşırken, biz kendi rızamızla birer Excel tablosuna dönüşüyoruz.
Bu elbette bir günde olmadı. Tıpkı bir süper kahramanın yavaş yavaş kendi travmasında boğulması gibi, biz de “verimlilik” adı verilen bu modern dinin kuyusuna adım adım itildik. Hikaye, 20. yüzyılın başlarında Frederick Winslow Taylor’ın eline bir kronometre alıp işçilerin her hareketini saniyelere bölmesiyle başladı. O gün o fabrikada sadece kömür veya çelik üretilmiyordu; yepyeni bir insan modeli inşa ediliyordu. Zaman, artık yaşanacak bir şey değil, “tasarruf edilecek”, “yönetilecek” ve “optimize edilecek” bir düşmandı. Tıpkı Ra’s al Ghul’un Gotham’ı sözde bir adalete kavuşturmak için onu tamamen yok etmeyi göze alması gibi, modern sistem de insanı mükemmelleştirmek adına onun içindeki asıl “insanı” yok etmeye ant içti.
Peki nedir o yok edilen insan?
İnsanı insan yapan şey kusurlarıdır. Melankolisidir, öfkesidir, anlamsızca boş duvara baktığı o zaman kaybıdır. Carl Jung, ruhumuzun o kabul edilemez, karanlık ve bastırılmış tarafına “Gölge” (Shadow) der biliyorsun. Eskiden gölgemizde vahşi dürtülerimiz, toplumsal ahlaka uymayan tutkularımız yatardı. Bugünün dünyasında ise gölgemize ittiğimiz şey, “tembel olma” hakkımız. Üretken olmadığımız, bir şeyleri başarmadığımız, sadece öylece var olduğumuz anlardan delicesine korkuyoruz. Bu korku çocuksu bir karanlık korkusu değil; sistemin dışına itilme, “yetersiz” bulunma anksiyetesidir.
Bizi sürekli “en iyi versiyonumuz” olmaya zorlayan o zehirli kişisel gelişim kültürü var ya… Sabah 5’te kalkıp soğuk........
