Türkiye’nin enformasyon krizi
Her insanın yaşadığı fiziksel dünya ile olaylara dair zihninde canlandırdığı dünya arasında görünmez, devasa bir uçurum vardır. Kararlarımızı dışarıdaki nesnel gerçeğe göre değil, kendi zihnimizde kurguladığımız o “sahte çevreye” (pseudo-environment) göre alırız.
Bugün Türkiye’de geleneksel medya, sosyal medya ve toplum arasındaki o çok katmanlı krizi anlamak için, öncelikle bu temel felsefi gerçeği kabul etmemiz gerekir. Türk toplumu, uzunca bir süredir hakikatin kendisiyle değil, hakikat adına ona sunulan birbirinden kusurlu iki farklı “kafadaki resim” ile boğuşmaktadır.
Türkiye’de ana akım geleneksel medya, toplum ile gerçeklik arasında şeffaf bir mercek işlevi görmek yerine, ışığı kendi ideolojik ve politik filtrelerine göre büken bir prizma olmayı tercih etmiştir. Televizyon kanallarına veya gazete manşetlerine baktığımızda gördüğümüz şey, haber alma özgürlüğünün bir tezahürü değil; sistematik bir “rıza imalatı” sürecidir. Editoryal masalar, karmaşık toplumsal meseleleri soğukkanlılıkla analiz eden kurumlar olmaktan çıkmış; verili basmakalıp düşünceleri (stereotipleri) yeniden üreten ve topluma yukarıdan aşağıya dikte eden birer megafona dönüşmüştür. Okur ve izleyici, aydınlatılması gereken bir birey olarak değil, yönlendirilmesi ve hizaya sokulması gereken güdük bir yığın olarak telakki edilmektedir. Bu yapısal kibir, geleneksel medyanın meşruiyet krizini doğurmuş ve kamuoyunun habere olan güvenini onarılmaz bir biçimde zedelemiştir.
Geleneksel medyanın bu entelektüel iflası karşısında, toplum devasa bir reaksiyonla sosyal medyanın vaat ettiği o sözde “özgürleştirici” alana sığınmıştır. Sosyal medya ilk bakışta özgürleştirici bir mecra gibi görünür. Herkesin söz hakkı var, herkes kendi “gerçeğini” paylaşabiliyor. Ancak tam da bu nedenle,........
