menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hayat heybesine insanlık yükleyen bir kalem: İsmail Balat

3 0
previous day

Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine vefa

Yazı Dizisi – 2. Söyleşi

Edebiyat, yalnızca kelimeleri bir araya getiren bir sanat değil; insanı, toplumu, zamanı ve yaşanmışlıkları geleceğe taşıyan güçlü bir hafızadır. Türk dili ve edebiyatı da yüzyıllar boyunca şairlerin, yazarların ve gönül insanlarının kalemleriyle büyümüş; onların bıraktığı eserlerle bugüne ulaşmıştır. Bu nedenle edebiyatımıza emek veren isimleri tanımak, onların eserlerini konuşmak ve düşünce dünyalarını okuyucuyla buluşturmak, geçmişe olduğu kadar geleceğe karşı da bir vefa borcudur.

“Türk Dili ve Edebiyatına, Türk Şiirine ve Türk Şairlerine Vefa” yazı dizimizin ikinci konuğu İsmail BALAT. Şiirle başlayan yazarlık serüvenini öykü, kültür ve insan merkezli çalışmalarla sürdüren BALAT; eserlerinde bireyin hikâyesinden toplumun ortak hafızasına, Anadolu’nun kültürel zenginliğinden dijital çağın insan üzerindeki etkilerine kadar uzanan geniş bir alanı ele alıyor.

Onun anlatısında insan, yalnızca bir karakter değil; yaşadığı coğrafyanın, çağın, acının, sevincin ve hatıranın taşıyıcısıdır. “Hayat heybeme insanlık yükledim” sözü ise bu yaklaşımının belki de en özlü ifadesidir. Bu söyleşide İsmail Balat’ın yazarlığa başlangıcını, Anadolu yolculuğunu, “100 Kişinin Yüzü”, “Bir Dil 81 İl, Anadolum” ve “Absürt: Dijitalde Kaybolmuş Hayatlar” gibi çalışmalarını; edebiyat, insan, toplum ve dijital çağ üzerine düşüncelerini konuştuk.

Kendisini tanımak, eserlerinin arkasındaki insanı ve düşünce dünyasını anlamak adına gerçekleştirdiğimiz bu söyleşiyi siz değerli okuyucuların ilgisine sunuyoruz.

İsmail Bey, öncelikle hoş geldiniz. Sizi ağırlamaktan memnuniyet duyuyorum. İlk olarak sizi henüz tanımayan okurlarımız için kendinizi kısaca tanıtır mısınız?

İsmail Balat, Ağrı doğumludur. Hayata masmavi bakan bir pencereden bakıyorum. Hayat penceresi açıldığında gördüğüm tek şey, insana insan gibi bakabilmektir.

Yazarlığa sizi götüren asıl kırılma noktası neydi? Bir gün “Ben yazmalıyım.” dedirten şey ne oldu?

Ortaokul yıllarımdan itibaren küçük notlar tutardım. Bir gün, ismini tam hatırlayamadığım bir gazetenin düzenlediği Annem konulu şiir yarışmasında derece yapmıştım. Şiir yazmaya ve notlar almaya devam ettim; ta ki dört şiir kitabı çıkarana kadar. Aldığım diğer notları da zaman içerisinde değerlendirdim. 1980 darbesinde yaşadığım bazı olayları, “Ben büyüyünce bunlardan bir yaşam kitabı olur.” dediğim günü ve o anları hatırlayıp kitaplaştırmaya karar aldım. Üç çalışma hariç, üç öykü kitabı çıkardım.

Sizce yazar, yaşadığı çağı yalnızca anlatan kişi midir; yoksa çağının vicdanı olma sorumluluğunu da taşır mı?

Yaşam ve vicdan, ortak bir yaşam biçimidir. Çağı hikâye olarak anlatırsak vicdanı, yaşam olarak anlatırsak yaşam sorumluluğunu anlatmış oluruz.

“100 Kişinin Yüzü” farklı toplumsal kesimlerden insanları bir araya getiriyor. Bu çalışmanın ardından insanlara bakışınızda ne değişti?

“100 Kişinin Yüzü” adlı eserimizi yazarken kimi zaman ağladım, kimi zaman empati yaptım. Hayatın herkese eşit davranamadığını hissettim. Bu eserin yalnızca güçlünün yanında olmadığını, aslında insanların birbirinden farklı hikâyelerinin bulunduğunu gördüm.

Bir insanı tanımak için onun anlattıklarına mı, sustuklarına mı bakmak gerekir? Bir yazar ve siyasetçi olarak bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Yaradan, yaratılış gereği her canlıyı farklı yaratmış. Yaratılmış yüz mimiklerini, hatta gözlerin insanı ifade ettiğini insanların bakışlarından anlıyorum. Anlatan insanı gözleriyle anlatıyorsa, ben de yaşarcasına dinlerim.

“Bir Dil 81 İl,........

© Haberton