ÜÇÜNCÜ SELAM
Öğle ezanı sanayi sitesinin üstünden geçti.
Taşlamalar sustu. Bir kompresör son bir kez nefes verip sustu.
Kırk yıldır aynı tezgâhta torna çeviren yaşlı bir usta, musluğun başında ellerindeki yağı sabunladı, duruladı, bir daha sabunladı. Acele etmedi. Havluyu katlayıp çiviye astı. Ön safa geçti. Kimse ona yer göstermedi; o yer zaten onundu.
Mescit küçüktü. Tulumlu ustalar, önlüklü çıraklar, kravatını gevşetmiş bir adam aynı safta omuz omuza durdu. Yaşlı ustanın yanına on beş yaşlarında bir çırak düştü. Tulumu üstüne hâlâ bol geliyordu.
İkinci rekâtın secdesinde bir cep titredi. Kimse kıpırdamadı. Titreşim sustu, sonra yeniden başladı. Kulun Rabbine en yakın olduğu an secdedir. Dünya tam o an aradı.
İmam sağa selam verdi, sola selam verdi. İlk iki selam, sağdaki ve soldaki meleklere, saftaki kardeşlere verilir.
Arka safta bir adam üçüncü selamı saatine verdi. Diğeri telefonuna.
Tesbihat bitmeden dışarıda bir taşlama yeniden çalıştı.
Ön safta yaşlı usta tesbihatını bitirdi, ellerini açtı, duasını yavaş yavaş tamamladı. Sonra yanındaki çırağa döndü, onun elini iki avucunun arasına aldı:
"Allah kabul etsin, evlat."
Kur'an'a göre namaz, müminlere vakitleri belirlenmiş bir farzdır. O vakitleri saat değil gökyüzü belirler. Sabah ufuk ağarınca girer, öğle güneş tepeden kayınca, ikindi gölgeler uzayınca, akşam güneş batınca, yatsı şafak kaybolunca.
Kur'an gölgeler için bir şey daha söyler: Sabah akşam Allah'a secde ederler. Fıkıh da ikindinin vaktini gölgenin boyuyla ölçer.
Bir zamanlar şehirler de saatlerini göğe göre kurardı. Eski camilerin avlusunda küçük bir oda olurdu: muvakkithane. Muvakkit her gün güneşi gözler, vakti hesaplar, şehrin saatlerini yeniden ayarlardı. Gün, güneş batınca başlardı. Akşam ezanı okunurken saatler on ikiyi gösterirdi. Koca bir şehir, aynı ezanla, aynı anda yeni bir güne girerdi.
26 Aralık 1925'te Meclis'ten bir kanun geçti. İlk maddesi tek cümleydi: "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gün, gece yarısından başlar ve saatler sıfırdan yirmi dörde kadar sayılır." O günden sonra gün bir ezanla değil, hiçbir ezanın okunmadığı bir saatte başladı. Muvakkithaneler birer birer sustu.
Anlatılır ki çarşıda esnaf, ezan okununca dükkânının önüne bir sandalye koyar, camiye giderdi. Sandalye "sahibi namazda" demekti. Kimse içeri girmezdi. Dükkândan bir şey de eksilmezdi.
Ve bir namaz vardı ki beklenirdi. Vakit girince Resûlullah, "Kalk ey Bilâl, bizi namazla rahatlat" derdi. "Gözümün nuru namazda kılındı"........
