KULAĞA GELEN SELÂ, KADİM RUH - KALPTEKİ KIYAM
Canıyla Bedel Ödeyenlere, Selam Olsun
Saat yirmi ikiyi gösteriyordu. Boğaz'ın üstünde demir bir gölge yürüyordu; paletlerin sesi asfalta değil, doğrudan yüreklere basıyordu. Gökyüzünde alçalan uçakların gürültüsü arasında minarelerden bambaşka bir ses yükseldi: sela. Yatsının çoktan geçtiği o saatte okunan bu sela, bu toprakların yüzyıllardır bildiği bir direniş selasıydı; bir milletin "bu topraklar bize emanettir" diye haykırışının makamıydı. O ses kulakta kalmadı. Minarelerden yankılanan sela, sokakta bir yürüyüşe, yürüyüş meydanda bir kıyama dönüştü. Evinde oturan irkildi, yorganın altında uyuyan ayağa kalktı, korkusuyla yüzleşen kapısından çıktı. Kulağa düşenin adı selaydı; gönülde hissedilen ise bambaşkaydı. O sela bedene indi, sokağa taştı, köprüye ulaştı, ülkenin dört bir yanına aynı anda düştü ve adı değişti: kıyam oldu. Çünkü bu millet, kıyamı yalnız namazda bilmez; tarihin sınandığı her gecede de aynı duruşu, aynı ayakta kalışı bilir.
Biz o geceyi bir "darbe girişimi" başlığına sığdıramayız. O gece, bir medeniyetin kendi evladına ihanet edenlere verdiği cevaptı. Ve her cevap gibi, bir bedel istedi.
اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَا
"Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi emreder." (Nisâ, 4:58)
Emanet, sadece bir eşyanın sahibine iadesi değildir. Emanet; bir milletin iradesinin, o iradeyi taşıyanlara teslim edilmesidir. 15 Temmuz gecesi sınanan da tam olarak buydu: emanet kimdeydi ve kime teslim edilecekti?
Biz biliyoruz ki her ihanetin kendine göre bir gerekçesi vardır. Kimi "düzen" der, kimi "istikrar", kimi "modernleşme". Ama hiçbir gerekçe, bir milletin uykusunda bombalanmasını meşru kılamaz. Tank paletleri parlamentonun üzerinden geçtiğinde, orada ezilen sadece beton değildi; ezilmek istenen, bir milletin kendi kaderine söz söyleme hakkıydı.
Ve biz, kendimize de sormalıyız: emanete biz de her zaman sadık kaldık mı? Yoksa sadece tank gördüğümüzde mi emanet şuuruna bürünüyoruz? Gerçek emanet bilinci, sokakta değil; her gün verdiğimiz kararda, her gün kurduğumuz cümlede, her gün her şekilde gösterdiğimiz sadakatte sınanır.
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًاۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ
"Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar." (Âl-i İmrân, 3:169)
Köprüde tankın önüne yatan bedenler, silahsız ellerle namluya karşı duran bilekler... Biz onları kahraman diye anarız ama kahramanlık kelimesi bazen hakikati küçültür. Onlar kahraman değildi sadece; onlar, bir milletin "bu emanet bize aittir" diyen son sözüydü. Beden dille konuşamadığı yerde, canıyla konuştu.
Bugün biz o geceyi bir tören takvimine hapsedersek, o bedeli hafifletmiş oluruz. Şehadet, bir yıl dönümü değildir; şehadet, her gün yeniden hatırlanması gereken bir borçtur. Ve biz bu borcu, sadece anma törenleriyle değil, ancak o emaneti her gün yeniden koruyarak öderiz.
15 Temmuz'u sadece içeride cereyan eden bir hesaplaşma olarak okumak, meselenin yarısını karanlıkta bırakır. O gece sahnede görünen eller yerliydi belki, ama o elleri hangi ipler oynatıyordu, bunu sormadan tarih yazılamaz. Bir asırdır bu topraklara bakan gözler, hep aynı soruyu sordu: bu millet kendi ayakları üzerinde durabilir mi, yoksa daima birilerinin vesayetine muhtaç mı bırakılmalı?
Biz biliyoruz ki medeniyetler birbirini sadece........
