a-RAB'ça
Önceki yazımızda, günümüzün Nadr'larının dikkatimizi nasıl çaldığını anlatmıştık: hikâyeler, diziler, ekranlar geldi, yerini aldığı şeyi unutturdu. Peki asıl unuttuğumuz neydi?
Cevabı bulmak için, ekranlardan çok daha geriye gitmemiz gerekiyor.
Cahiliye Arabistanı'nın en görkemli şiir panayırı olan Ukaz'da bir şair kürsüye çıktığında, kalabalık nefesini tutardı. Kelime seçimi bir kabilenin şerefini yükseltir ya da düşürürdü. O gün orada, sözün ustaları toplanmıştı, mısraları kılıçtan keskin, hitabeti savaştan etkili bir halk.
İşte tam o halkın içine bir ses düştü. Ne şiirdi, ne kehanet, ne hutbe. Velid b. Muğîre, düşmanlığına rağmen “BUNDA AYRI BİR TATLILIK VAR” demek zorunda kaldı. En keskin diller susturuldu. On dört asırdır bu meydan okumaya bir cevap gelmedi — gelemez de.
Bu, tesadüf değildi. Seçim de değildi.
Kur'an, Arapça olarak indi. Bu, bir tercih meselesi değil, bir keyfiyet meselesidir. “Şüphesiz Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur'an olarak indirdik” (Yusuf, 2). Vahiy, dilini kendi seçti; biz sonradan onunla uzlaşmaya çalışıyoruz.
Bir dil, bir kelamı taşımaya seçildiğinde, artık sıradan bir dil kalabilir mi? Araplar ona Arapça derdi. Ama o söz, bir Rab'dan geliyordu, belki de asıl adı, RAB'ÇAYDI.
Sonra bu okuyuşun kaideleri, mahreçleri, medleri, gunnesi nesilden nesile taşındı. Cebrail'in (a.s.) Peygamber'e (s.a.v.) öğrettiği, Peygamber'in sahabeye harf harf aktardığı bir tilavet. Bugün bir çocuk Kur'an dinlerken duyduğu o okuyuşun kökü, on dört asır önceki nebevî tilavete uzanır. Bu, sanıldığı gibi küçük bir mucize değildir.
Ama burada bir soru asılı kalıyor, havada.
Ses korunmuş. Peki mana?
Kur'an'ın bir adı da Furkan'dır — hakkı bâtıldan ayıran. Ama ayırt etmek, anlamayı gerektirir. Duyan değil, kavrayan ayırt eder.
Ve Kur'an, kendi okuyucusuna sorar: “Onlar........
