Hak Arama Hürriyeti ile Hakkın Kullanımını Engelleyen Haller
Hak arama hürriyeti, gerçek manada bir özgürlüğü ve serbestiyi ifade etmektedir. Şöyle ki hak, bazı kaynaklarda “Adaletin, hukukun gerektirdiği veya birine ayırdığı şey, kazanç.”, diğer bazı kaynaklarda “Hukuk düzeni tarafından şahıslara tanınmış olan yetkilerdir.”ve iki tanımı da kapsar nitelikte “Adaletin, hukukun veya toplumsal düzenin bireylere tanıdığı yetki, kazanç ve ayrıcalıklardır.”şeklinde tanımlanmaktadır. Tanımlamalardan da anlaşıldığı üzere aslında hak, kişinin kullanıp kullanmama yetkisine sahip olduğu ve yetki sahibi kişiye tanınan birtakım ayrıcalıkları içermektedir. Kişi bu hakkı kullanıp kullanmama yetkisine sahip olduğu için bu kavram hürriyet kavramıyla birlikte kullanılmakta ve beraberinde özgürlüğü ve serbestiyi getirmektedir.
Nasıl ki kişi evindeki bir eşyasını kullanıp kullanmama hakkına sahipse ve kullanmadığında kimse ondan hesap sormuyor, kullandığında da kimse bu kullanıma engel olmuyorsa; bir hakkın ileri sürülmesi, hakkın dava veya icra yoluyla ya da diğer meşru yollarla hukuki süreçte talep ve takip edilmesi ve yerine göre hukuki sürecin devamında bu hak arayışından vazgeçilmesi, hak aramanın kural olarak kişinin özgürlük ve serbesti alanına dâhil olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yüzden hakkın aranması, kişiye tanınan bir hürriyet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu durum, bir serbestiyi ve hak sahibine tanınan irade ve kararı ortaya koyduğu gibi, hak sahibinin hakkını aramasının önüne geçilemeyeceği anlamına da gelmektedir. Bir diğer ifadeyle hak arama hürriyetinde karşımıza çıkan hürriyet yalnızca hak sahibi yönünden olup, bu hak arayışına diğer kişilerin karşı koymaları ve engel olmaları kural olarak mümkün değildir. Ancak bazı hâllerde bu hakkın kullanımının önüne geçilmesi mümkün ve doğru olduğu gibi, bazı hâllerde de ne yazık ki hakkın kullanımına haksız şekilde engel olunmaktadır. Başka anlatımla bu engel bazı durumlarda hukuka uygun, bazen hukuka aykırı ve sıklıkla hak ihlali olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu engellemeler bazen doğrudan, bazen de dolaylı olmakta; çoğu hâlde kamu görevlilerinin ve devletin sorumluluğunu doğurmaktadır.
HAK ARAMA HÜRRİYETİ HAK İDDİASININ YANI SIRA VAZGEÇMEYİ DE KAPSAR
Hak arama hürriyeti, hak iddiasının yanı sıra hak arayışından vazgeçmeyi de kapsamaktadır. Kural bu olmakla birlikte, re’sen takibi gereken suçlarla kamu düzenine ilişkin davalarda ihbardan, şikâyetten, davaya katılma talebinden ve davadan feragat edilmesi, hukuki süreci kendiliğinden sona erdirmemektedir.
Hak arama hürriyetinin gerçek anlamda tanınması ve etkili şekilde uygulama alanı bulması için yazılı metinlerde kabul edilmesi ve bağlayıcı olması önem arz etmektedir. Türk hukuk sistemine bakıldığında, bu hakka mevzuat sistemiyle yer verildiği görülmektedir. 1982 Anayasası’nın 36. maddesinde “Hak arama hürriyeti”başlığı ile herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu ve hiçbir mahkemenin, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamayacağı belirtilmektedir.
Anayasal hükümde de yer aldığı üzere herkesin meşru yollara başvurmak suretiyle davacı veya davalı olabilmesi, bir başka anlatımla dava açabilmesi, iddia ve savunmalarını ileri sürebilmesi ve adil yargılanma hakkına sahip olması, ileri sürülmek istenen ve talep edilen diğer ilgili hakkın aranmasına kapı aralamakta ve kişilerin hak arayışlarına hukuki zemin hazırlamaktadır. Hükümde açıkça hak arama hürriyetinin olduğu belirtilmemişse de hükmün içeriğinden bu hakkın tanındığı anlaşılmaktadır.
ULUSLARARASI SÖZLEŞMELERDE HAK ARAMA HÜRRİYETİ
Ayrıca 1982 Anayasası’nın 90. maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmektedir.
Bu yüzden ülkemiz hukuk sisteminde hak arama hürriyetinin kabul edilip edilmediğinin tespiti ve değerlendirilmesinde anayasal hükümlerin yanı sıra milletlerarası anlaşmaların da dikkate alınması gerekmektedir. Ülkemizin de tarafı olduğu ve imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “Adil yargılanma hakkı”başlıklı 6. maddesiyle önemli hükümlere yer verilmekte ve herkesin davasının; medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak ve makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahip olduğu kabul edilmektedir.
Benzer şekilde “Etkili başvuru hakkı”başlıklı 13. madde hükmüyle AİHS’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkesin, söz konusu ihlal resmî bir hizmetin ifası için davranan kişiler tarafından gerçekleştirilmiş olsa dahi, ulusal bir merci önünde etkili bir yola başvurma hakkına sahip olduğu ifade edilmektedir.
Görüldüğü üzere kişilerin gerek hukuk gerekse ceza uyuşmazlıklarında taraf olmaları hâlinde bağımsız ve tarafsız mahkeme talep hakları, adil yargılanmayı isteme hakları ve davalarının makul sürede görülmesini isteme haklarının kaynağı ve hukuki temeli uluslararası sözleşme hükümlerine dayanmaktadır.
Hâkimlerin bağımsız olmaları; herhangi bir kişi ya da gruba bağlı ve bağımlı olmamaları, kararlarını özgürce ve hür iradeyle hukuka ve vicdanlarına uygun şekilde verebilmeleri; tarafsız olmaları ise davaların taraflarının kimlik, meslek, statü, gelir, kazanç, din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet ve benzeri sübjektif özelliklerinden etkilenmeden yalnızca dosyaya, delillere ve somut uyuşmazlığa bağlı olarak karar vermeleri anlamına gelmektedir.
Kişilerin somut uyuşmazlıklarının tarafsız ve bağımsız mahkemeler önünde çözümlenmesini istemeleri, bu maksatla hukuk davası açılması, davaya cevap verilmesi, hatta bazı davalarda davaya cevap dilekçesi içerisinde taleplerin ileri sürülmesi (örneğin çocuk için tedbir nafakası talep edilmesi), bazı hâllerde de karşı dava açılması (örneğin karşı dava ile davalı/karşı davacının boşanma davası açması), delillerin ileri sürülmesi, delillerin toplanmasının istenmesi, ceza uyuşmazlıklarında şikâyet hakkının kullanılması (örneğin müştekinin şikâyet dilekçesi sunması), şüpheli ve sanığın savunma ve adil yargılanma haklarının varlığı gibi birçok husus aslında doğrudan hak arama hürriyetine işaret etmektedir.
Tüm bunların yanı sıra AİHS’de yer aldığı üzere hak ve özgürlüklerin ihlaliyle bu ihlale resmî hizmet ifasıyla görevli kişilerin sebebiyet vermesi hâlinde ve bunun dışındaki diğer durumlarda kişiler, ulusal merci önünde hakkının ihlal edildiğini ileri sürme ve bu yönde başvuru yapma hakkına sahip olduğundan, bu düzenleme de doğrudan hak arama hürriyeti kapsamına girmektedir.
Örneğin kolluk tarafından darp edilen bir kişi, savcılığa suç duyurusunda bulunma; idari yönden soruşturma işlemlerinin yapılması amacıyla, ihlali yapan kişi polisse İçişleri Bakanlığına ve Emniyet Genel Müdürlüğüne, jandarma görevlisiyse yine İçişleri Bakanlığına ve bu defa Jandarma Genel Komutanlığına başvurma hakkına sahiptir. Hatta bu hâlde kişi tazminat dahi talep edebilir. Bu tazminat, idareye atfedilir bir kusurun (hizmet kusurunun) olması hâlinde idari yargıda tam yargı davası şeklinde görülmektedir. Ancak kişisel kusur hâlinde, kişinin doğrudan kendisine karşı tazminat davası açılması mümkündür. Bunun için somut uyuşmazlığın irdelenmesi ve tüm somut özellikleriyle değerlendirilmesi gerekmektedir.
HAK ARAMA HÜRRİYETİNİN HUKUK MUHAKEMELERİNDEKİ GÖRÜNÜMÜ
Görüldüğü gibi hak arama hürriyeti doğrudan uluslararası sözleşme hükümleriyle tanındığından ve AİHS ülkemizce de kabul edildiğinden mevzuatımızın bir parçasını ve bağlayıcı hükmünü oluşturmaktadır. Sözleşme hükümlerinin yanı sıra anayasal hükümler de dikkate alındığında Türk hukuk sisteminde hak arama hürriyetinin açıkça kabul edildiği ve mevzuat hükümleriyle düzenlendiği açıktır.
Belirtilen hükümler dışında, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 27. maddesinde yer alan ve davanın taraflarının, müdahillerinin ve yargılamanın diğer ilgililerinin, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahip oldukları; bu hakkın, yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını, açıklama ve ispat hakkını, mahkemenin açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini içerdiğine dair hüküm; HMK’nin 30. maddesinde yer alan ve hâkimin, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlü olduğuna dair hüküm; Kanun’un 71. maddesinde yer aldığı üzere dava ehliyeti bulunan herkesin, davasını kendisi veya tayin ettiği vekil aracılığıyla açabileceği ve takip edebileceği hükmü; HMK’nin 334. maddesinde yer alan ve kendisinin ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeme gücünden yoksun olan kimselerin, iddia ve savunmalarında, geçici hukuki korunma taleplerinde ve icra takibinde, taleplerinin açıkça dayanaktan yoksun olmaması kaydıyla adli yardımdan yararlanabileceklerine dair hüküm, hak arama hürriyetinin uzantıları ve bu hakkın kullanımının özel görünümleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu kapsama davanın açılmasına (HMK m. 118), davaya cevap verilmesine (HMK m. 126), davanın ihbarına (HMK m. 61), asli müdahaleye (HMK m. 65) ve feri müdahaleye (HMK m. 66) ilişkin hükümlerin de ilave edilmesi gereklidir.
CEZA HUKUKUNDA HAK ARAMA HÜRRİYETİ
Hak arama hürriyetinin Ceza Hukukundaki görünüm ve uzantıları, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 26/1. maddesi hükmüyle düzenlenen ve hakkını kullanan kimseye ceza verilmeyeceğine ilişkin yasal düzenleme ile şikâyet ve savunma haklarının kullanımına ilişkin hükümlerdir.
Aslında hak arama, ileri sürülmek ve kullanılmak istenen haktan bağımsız bir diğer hakka ve hürriyete ilişkin olduğundan ve hakkın kullanımından ötürü kimsenin........
