Yağmurun suçu yok, İstanbul’u beton boğuyor!
İstanbul'u yedi tepeli şehir olarak tanıyoruz. Oysa bu şehir yalnızca tepelerden oluşmuyor. Dereleri, vadileri ve doğal su yollarıyla şekillenmiş büyük bir coğrafyadan söz ediyoruz. Biz önce derelerin kıyılarına indik, sonra yataklarına yerleştik, ardından suyun önüne beton duvarlar ördük. Şimdi yağmur yağınca neden sele teslim olduğumuzu tartışıyoruz.
İstanbul'da 14 Ekim'de yaşanan sel felaketinde iki insan hayatını kaybetti. Yüzlerce ev ve iş yerini su bastı. Otomobiller sürüklendi, alt geçitler göle dönüştü. Beykoz'da metrekareye 242 kilogram yağış düştü. İstanbul Valiliği'ne ulaşan 2 bin 518 ihbar, felaketin boyutunu ortaya koydu.
Peki, bütün bunların sorumlusu yağmur mu?
Hayır! Yağmurun hiçbir suçu yok. Asıl sorun, doğanın kurallarını yok sayan şehircilik anlayışımız.
İstanbul düz bir şehir değil. Yedi tepesinin yanında sayısız vadisi, deresi ve doğal su yolu var. Kağıthane'den Ayamama'ya, Kurbağalıdere'den Alibeyköy'e kadar uzanan bu dereler, şehrin doğal su sisteminin parçaları.
Dere kenarlarına yollar açtık. Evler, fabrikalar, depolar, iş merkezleri inşa ettik. Suyun doğal yayılım alanlarını parsellere ayırdık. Ardından dereleri beton duvarların arasına sıkıştırdık.
Bütün bunlara da “dere ıslahı” adını verdik.
İnsanın sorası geliyor: Dereyi mi ıslah ediyoruz, yoksa yıllardır yaptığımız imar hatalarını betonla mı gizliyoruz?
Bir derenin tabanını betonla kapladığınızda toprağın suyu emme imkânını azaltırsınız. Doğal taşkın........
