GAZİ VE ŞEHİT SEVİCİLİĞİ!
Bazı insanlarla yollarınız ayrılır.
Fikirleriniz değişebilir.
Siyasette farklı yerlere savrulabilirsiniz.
Hatta dün omuz omuza yürüdüğünüz insanlarla bugün aynı siyasi düşüncenin içinde bile olmayabilirsiniz.
Bütün bunlar hayatın ve siyasetin tabiatında vardır.
Ama bazı şeyler vardır ki insanın siyasi tercihlerinden daha büyüktür.
Ve bedel ödemişlik gibi.
Yaşar Yıldırım benim için böyle bir isimdir.
Mamak Askeri Cezaevi’nde aynı koğuşta kaldığım, kendisinden yaşça küçük olduğum için “abi” diye hitap ettiğim, aynı dönemin çilesini paylaşmış olduğum bir kader arkadaşımdır.
Ülkücü hareketin gençlik teşkilatlarında görev yapmış, Ülkü Yolu Derneği’nin genel başkanlığını üstlenmiş, 12 Eylül’ün ardından cezaevlerinde yatan, daha sonra kaleme aldığı yazıları ve özellikle Balkondan Seyretmek adlı kitabıyla o dönemin acılarını ve muhasebesini anlatan bir isimdir.
Balkondan Seyretmek sadece bir kitap adı değildir.
Bir dönemin ruh halidir.
Bir neslin yaşadıklarını dışarıdan seyredenlerle, o dönemin bedelini içeride ödeyenler arasındaki farkı anlatan ağır bir ifadedir.
Bugün geldiğimiz noktada ise aynı Yaşar Yıldırım’ın siyasi hayatında Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Yardımcılığı gibi önemli bir sorumluluk üstlendiğini görüyoruz.
Buna elbette itirazım yok.
İnsanların siyasi tercihlerine saygı göstermek gerekir.
Fakat son dönemde PKK özgürlükleri meselesi etrafındaki tartışmalarda kullandığı bazı ifadelerin, dün kader arkadaşlığı yaptığı insanların önemli bir bölümünü üzdüğünü düşünüyorum.
Üzülenlerden biri de benim.
Çünkü mesele artık sadece bir siyasi tartışma olmaktan çıkıyor.
Mesele, dün neye inandığımız ve bugün o inancın neresinde durduğumuz meselesine dönüşüyor.
Ben kendi hayatımla ilgili çok şey yazdım.
12 Mayıs 1979 gecesi saat 23.00 sıralarında İzmir’de, Milliyetçi Hareket Partisi İl Merkezi ile Ülkü Ocakları İl Merkezi’nin bulunduğu iki katlı binanın önünde silahlı saldırıya uğradım.
Günlerce hastanede tedavi gördüm.
Bugün bana “ülkücü gazi” denildiğinde bundan gurur duyarım.
Çünkü, o kelimenin taşıdığı sorumluluğun farkındayım.
Çünkü ben Yaşar Yıldırım’ın geldiği geleneğin içinden geliyorum.
O neslin yaşadığı acıların uzağında duran bir insan değilim. Tam içinde yaşadım bütün acıları…
Ben o acının içinden geçmiş biriyim.
İşte tam da bu yüzden bazı sözleri duyduğumda üzülüyorum.
Çünkü bugün “şehit seviciliği”, “gazi seviciliği” gibi kavramlarla konuşulduğunda insan ister istemez şu soruyu soruyor; şehidi sevmek ne zamandan beri ayıp oldu? Gazisine sahip çıkmak ne zamandan beri bir siyasi suçlama haline geldi?
Vatan uğruna hayatını ortaya koymuş insanlara duyulan saygı ne zamandan beri “sevicilik” diye küçümsenebilir? Ötekileştirilebilir(!)?
Eğer “analar ağlamasın” diyorsak, buna kim itiraz edebilir?
Elbette analar ağlamasın.
Elbette hiçbir anne evladının tabutuna sarılmasın.
Elbette hiçbir baba oğlunun mezarı başında ağıt yakmasın.
Elbette hiçbir eş, eşini; hiçbir çocuk, babasını kaybetmesin.
Fakat burada cevaplanması gereken başka bir soru vardır; anaların ağlamaması için geçmişte vatanı uğruna canını........
