menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye-Irak Yakınlaşması ve Değişen Ortadoğu Jeopolitiği

6 0
31.07.2026

Uluslararası ilişkilerde bazı anlaşmalar vardır ki yalnızca imzalandıkları günün değil, gelecek on yılların jeopolitik mimarisini de şekillendirir. Türkiye ile Irak arasında 2026 yılında imzalanan beş iş birliği anlaşması ve enerji alanında alınan stratejik kararlar da tam olarak bu niteliktedir. İlk bakışta ulaştırma, sınır güvenliği, gençlik, fikri mülkiyet ve altyapı yatırımları gibi teknik başlıklardan oluşuyor gibi görünse de, bu anlaşmaların arkasında enerji güvenliği, ticaret koridorları, bölgesel güç mücadelesi ve küresel rekabet bulunmaktadır. Bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca ekonomik iş birliği olarak okumak, fotoğrafın çok küçük bir bölümünü görmek olur. Çünkü mesele petrol değildir; mesele, petrolün geçtiği yolları, enerji arzını, ticaret koridorlarını ve bunların oluşturduğu jeopolitik gücü kontrol edebilmektir. Bu bağlamda Kerkük’ten Ankara’ya uzanan hikâyeye baktığımızda ise aslında Türkiye ile Irak arasındaki enerji ilişkileri yeni değildir. Temelleri 1973 yılında imzalanan Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı Anlaşması ile atıldı. Ardından inşa edilen Kerkük-Ceyhan Boru Hattı sayesinde Irak petrolü Akdeniz'e ulaştı ve Türkiye, enerji jeopolitiğinde önemli bir transit ülke hâline geldi. Ancak bu ilişkiler hiçbir zaman istikrarlı olmadı. 1990 Körfez Savaşı, Irak'a uygulanan yaptırımlar ve ardından 2003 ABD işgali Irak'ın devlet kapasitesini ciddi biçimde zayıflattı. Merkezi otoritenin güç kaybetmesiyle birlikte Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) enerji alanında özerk bir aktöre dönüştü. Türkiye'nin Erbil ile geliştirdiği doğrudan enerji ilişkileri ise Bağdat-Ankara hattında uzun süre diplomatik krizlere neden oldu. 2023 yılında Uluslararası Tahkim Mahkemesi'nin Kerkük-Ceyhan Boru Hattı konusunda verdiği karar sonrasında petrol akışının durması, her iki ülkeye milyarlarca dolarlık ekonomik maliyet yükledi. Aynı dönemde Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji güvenliğini yeniden küresel güvenlik gündeminin merkezine taşıdı. Avrupa'nın alternatif enerji arayışı, Türkiye'nin transit konumunu daha da değerli hâle getirdi. İşte 2026 anlaşmaları, bu uzun tarihsel sürecin ve değişen uluslararası ortamın bir sonucu olarak ortaya çıktı. İmzalanan anlaşmalar şunlardır:

Ovaköy-Fişhabur Yeni Sınır Kapısı'nın açılması,

Doğal kaynak gelirleriyle ulaştırma altyapısının geliştirilmesi,

Polis eğitimi alanında iş birliği,

Gençlik ve spor alanında iş birliği,

Sınai mülkiyet hakları alanında ortaklık.

İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bu başlıklar aslında tek bir stratejik hedefe hizmet etmektedir: Kalkınma Yolu Projesi. Basra Körfezi'nden başlayacak demiryolu ve otoyol ağı, Irak üzerinden Türkiye'ye, oradan da Avrupa'ya ulaşacaktır. Bu nedenle yeni sınır kapısı yalnızca gümrük kolaylığı değil; aynı zamanda enerji, ticaret ve askeri lojistik açısından alternatif bir jeostratejik koridor anlamına gelmektedir. Polis eğitimi ve güvenlik iş birliği de bu koridorun güvenliğini sağlamaya yönelik kurumsal altyapının oluşturulmasını hedeflemektedir. Çünkü enerji koridorları, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda güvenlik projeleridir. Aslında toplantının en kritik sonucu ise resmi anlaşma listesinde değil, enerji alanındaki stratejik kararlarda gizlidir. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın (TPAO), uluslararası bir konsorsiyum içinde Kerkük'teki önemli petrol sahalarına ortak olması, Türkiye'nin enerji politikasında tarihsel bir değişimi temsil etmektedir. Bugüne kadar Türkiye ağırlıklı olarak petrolün taşındığı güzergâh üzerinde bulunan bir transit ülkeydi. Artık yalnızca taşıyan değil, üreten ve yatırım yapan bir aktör olma yönünde adım atmaktadır. Buna ek olarak Irak'ın Türkiye'ye günlük bir milyon varile kadar petrol sevkiyatı hedefini açıklaması ve iki ülkenin yeni nesil enerji anlaşması üzerinde çalışmaya başlaması, enerji ilişkilerini boru hattı işletmeciliğinin ötesine taşımaktadır. Bu gelişme, Türkiye'nin enerji merkezi olma hedefini güçlendirirken Irak'a da üretim kapasitesini artıracak yatırım ve ihracat imkânı sunmaktadır. Bu gelişmelere teorik perspektiften baktığımızda, Hans Morgenthau ve Kenneth Waltz'ın realist yaklaşımına göre uluslararası sistem anarşiktir. Devletlerin temel amacı ise ekonomik kazanç değil; güvenliklerini ve güçlerini artırmaktır. Bu çerçevede Türkiye'nin attığı adımlar, enerji güvenliğini sağlamanın ötesinde bölgesel güç kapasitesini artırma stratejisinin bir parçasıdır. Türkiye açısından hedefler şunlardır; enerji arz güvenliğini güçlendirmek, Avrupa'nın vazgeçilmez enerji ve ticaret koridoru olmak, Irak üzerindeki ekonomik nüfuzunu artırmak, İran ve Rusya'ya olan enerji bağımlılığını azaltmak, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu enerji denkleminde pazarlık gücünü yükseltmek. Irak açısından ise temel hedefler farklı değildir. Bağdat yönetimi; merkezi devlet kapasitesini güçlendirmek, petrol üretimini artırmak, yabancı yatırım çekmek, altyapısını modernize etmek, ihracat yollarını çeşitlendirmek istemektedir. Realizmin "göreli kazanç" anlayışı burada açıkça görülmektedir. Taraflar iş birliği yapmaktadır; ancak her biri bu iş birliğinin kendisini rakibine göre daha güçlü kılmasını amaçlamaktadır. Peki genel çerçevede kim kazanıyor kim neden kaybediyor? Elbette ki bu gelişmeler yalnızca Ankara ile Bağdat arasında okunamaz. Asıl satranç tahtası Orta Doğu'nun tamamıdır. Bu bağlamda; İran açısından bakıldığında Türkiye'nin Irak üzerindeki ekonomik ve enerji etkisinin artması, Tahran'ın yıllardır oluşturduğu nüfuz alanına alternatif bir güç merkezinin doğması anlamına........

© Habererk