Bayram değil seyran değil, Trump Erdoğan'ı neden övüyor?
"Bayram değil seyran değil, Trump Erdoğan'ı neden övüyor?" sorusu, son dönemde küresel siyasetin koridorlarında yankılanan en şaşırtıcı ve bir o kadar da kuşku uyandıran gündem maddesi haline geldi.
Bir gün "Aptal olma" diyerek tehditler savuran, mal varlığına el koymaktan bahseden bir figürün, bugün "muhteşem bir insan", "harika bir lider" diyerek övgü düzmesi, siyasi nezaketin ötesinde, arka kapı diplomasisinin sert gerçeklerini yansıtıyor. Geçmişteki Rahip Brunson krizinde sergilenen o gerilimli tavrın yerini, adeta bir "anı yakalama" ritüeline bıraktığı bu süreç, stratejik bir oyunun parçası mı yoksa kişisel bir çıkar ortaklığı mı, işte bu sorunun yanıtı, Türkiye'nin dış politika vizyonunun nereye evrildiğini de gözler önüne seriyor.
ABD Başkanı Trump'ın 2026 yılının Temmuz ayında NATO Zirvesi sonrası yaptığı açıklamalar, bu ilişkinin "aşk-nefret" ekseninde nasıl değiştiğini açıkça ortaya koyuyor. Zirve ev sahibi Erdoğan için "muhteşem bir insan, harika bir lider, uzun süredir dostum, çok güçlü bir lider" ifadelerini kullanması, sadece bir lider taltifi değil, aynı zamanda Türkiye'nin askeri ve jeopolitik kapasitesini kendi denge unsurları içerisinde yeniden konumlandırma çabasıdır. Trump, havalimanı terminalinden ordunun gücüne kadar her detayı övgüyle süslerken, bu söylemin arkasında, Türkiye'yi Batı bloğunda tutma ve kendi bölgesel ajandasına eklemleme arzusunu gizliyor.
Bununla birlikte, Trump'ın "o bana saygı duyuyor, ben de ona saygı duyuyorum" şeklindeki romantize edilmiş diplomatik dili, aslında geçmişteki ağır baskıların ve "hizaya getirme" operasyonlarının unutulmadığını kanıtlıyor. Rahip Brunson krizini bir zafer nişanesi gibi yeniden gündeme taşıması ve "aradıktan sonra serbest bıraktı" imasında bulunması, aslında Erdoğan'a yönelik övgülerinin arkasına gizlediği bir "muktedir benim" mesajını taşıyor. Bu durum, Türkiye için bir taktiksel esneklik mi, yoksa ulusal egemenliğin tavizlerle takas edildiği bir dönem mi sorusunu daha da keskinleştiriyor.
Övgülerin altında yatan pragmatizm, ekonomi ve enerji diplomasisiyle de taçlanıyor; zira Trump'ın Türk mutfağına olan ilgisini vurgulaması, sadece bir yemek merakı değil, büyük ölçekli LNG alım taahhütleri ve ticari anlaşmaların yarattığı yumuşak zemine işaret ediyor. "Bizi asla hayal kırıklığına uğratmıyor" diyerek Türkiye'den beklentilerini dile getiren bir lider profili, Ankara ile kurulan ilişkiyi "sorun çözücü bir taşeron" seviyesine indirgemeye meyilli görünüyor. İşte bu nokta, Türkiye'nin kendi özgün dış politikasını nasıl bir risk alanına hapsettiğini de açıklıyor.
Enerji sahasında ise durum, Türkiye'nin kaynaklarını paylaşma noktasında yeni bir aşamaya evriliyor; zira iddialara göre "ExxonMobil, Suriye açıklarındaki 7-9 trilyon metreküplük doğalgaz için anlaşma yaptı, Karadeniz'deki doğal gaz için de TPAO ile anlaşma imzaladı." Bu süreçte "ExxonMobil, Suriye açıklarındaki doğalgazın yüzde 60'ına el koyacak, yüzde 40 ise Katar Enerji'ye ait" denilirken, bölge kaynaklarının kontrolü tamamen uluslararası devlerin eline geçiyor. Kamuoyunda, "Erdoğan, Trump'a öyle bir Türk kahvesi içirmiş olmalı ki telvesi Türkiye'ye kalacak...
Tabii Türk kahvesi gibi doğal gazın keyfini de ABD ve Trump sürecek.
NATO Zirvesi'ndeki o görkemli karşılama ve Trump'ın "başarılı bir ülkeyi yönetiyor" vurgusu, Türkiye'nin bölgesel oyun kurucu rolünü kabul ettirmek adına atılan adımların bir meyvesi gibi duruyor. Ancak G7 zirvesinde "Erdoğan ve Suriye'nin yeni lideri........
