Alın Terinden Hırsızlığa: Bir Toplumun Dönüşümü
Bir toplumun sağlığını anlamak için istatistiklere değil, sokaklarına, ekranlarına ve mahkeme koridorlarına bakmak yeterlidir. Son günlerde/yıllarda ülkemizde borsa vurgunlarından belediyelerdeki yolsuzluklara, telefon dolandırıcılıklarından rüşvet ve irtikâba uzanan geniş bir yelpazede ahlaki çöküşün giderek derinleştiğini ve sıradanlaştığını üzülerek gözlemlemekteyiz. Bu tablo ne ani bir kırılmanın ne de yalnızca birkaç kötü niyetli kişinin ürünüdür. Aksine, yıllarca görmezden gelinen, üzeri örtülen ve hatta zaman zaman ödüllendirilen bir zihinsel ve toplumsal çürümenin kaçınılmaz sonucudur. Peki, bu noktaya nasıl geldik? Bu sorunun cevabı, rahatsız edici ama yüzleşmek zorunda olduğumuz birkaç temel nedende yatmaktadır. Bunun cevabına geçmeden şunları söyleyelim ki, bu tablonun ardında yalnızca tek bir neden aramak da yeterli değildir. Şayet sorun sosyoekonomik kökenli olsaydı, bu suçların ağırlıklı olarak yoksullar ve işsizler arasında görülmesi beklenirdi. Sosyokültürel bir nedenden söz edilecek olsaydı, eğitim eksikliği ya da çevre etkisi öne sürülebilirdi; oysa bu eylemlerin failleri büyük çoğunlukla diplomalı, eğitimli kişilerdir. Psikolojik bir bozukluktan kaynaklandığı düşünülseydi, ruhsal sorunları olan kimselerden bahsedilirdi ancak söz konusu kişiler, şeytana pabucu ters giydirecek kadar kurnaz ve hesaplı bir zekâya sahiptir.
Bu suçları işleyenlere, hatta bunu adeta bir meslek haline getirenlere bakıldığında, yoksulluktan değil; gözü doymayan, sahip olduğuyla yetinemeyen varlıklı, eğitimli ve akıllı kimselerden söz ettiğimiz açıkça görülmektedir. O hâlde şu soruyu sormak kaçınılmaz hâle geliyor: Bu insanları bu denli açgözlü kılan etkenler nelerdir? İnsanlar neden bu kadar doyumsuz bir hâle geldi? Bu hırsın ve tükenmez iştahın arkasındaki temel nedenler nelerdir?
Bunların başında, çalışmadan, çabalamadan, emek harcamadan köşeyi dönme düşüncesi gelir. Bu zihniyet, adeta bir merdiveni çıkmadan beş basamak birden atlama hevesidir. Belirli bir geliri olmadığı hâlde, yaşıtları fabrikalarda, tarlalarda ve sınav salonlarında ter dökerken bu denli büyük bir servete sahip olmak, aklın ve vicdanın kabul edebileceği bir durum değildir.
Bir zamanlar bu toprakların ve bu neslin pusulası belliydi: "Ekmeğini alın teriyle kazan; başkasının malına, mülküne göz dikme." Artık o pusula kırıldı. Yerine "kazan; nasıl kazandığın önemli değil" ilkesizliği yerleşti.
Kripto para, bahis, kumar, şans oyunları ve faiz; çalışmadan hızla zengin olmanın yolu olarak sunulmakta, bu düşünce küçük yaşlardan itibaren zihinlere işlenmektedir. "Emeksiz zenginlik" bir özenti hâline getirilmekte; bu durum ise kısa yoldan, mücadele etmeden, alın teri dökmeden kazanmanın kapılarını ardına kadar aralamaktadır.
Emek ile ödül arasındaki o ince ip koptuğunda insan neye tutunur? Şansa. Açgözlülüğe. Başkasının saflığına. Kısa yoldan para kazanmak sıradan bir alışkanlık değil, zihinsel bir çarpıklıktır. Çünkü bir kez tattıktan sonra beyin geri dönmek istemez. Sabah sekizde işe gitmek anlamsız gelir; aylarca çalışıp maaş beklemek aptallık gibi görünür. Önce zihin bozulur, sonra eylem gelir.
Pek çok insan........
