İslam’ı yaşıyor muyuz, yoksa tüketiyor muyuz?
İslam hayatımızda bir vitrin mi? Etiket mi? Bir profil açıklaması, bir biyografi satırı, bir sosyal medya filtresi mi? Yoksa davranışlarımızın pusulası mı? Yani onu yaşıyor muyuz, tüketiyor muyuz?
Tüketilen din, insanı rahatlatır. Genelde başkasını yargılamaya eğilimlidir. Hız ister. Hemen sonuç, hemen karşılık, hemen ödül ister. Tüketilen din; zahmetten kaçınır, zorluğa gelemez, başkalarının eksikleri üzerinden bir üstünlük hissi üretir. İbadeti içsel bir dönüşümden çok, görünür bir performansa dönüştürür. İnancı bir yolculuktan ziyade hazır bir paket olarak algılar.
Yaşanan din ise insanı dönüştürür. İnsanı önce kendisiyle yüzleştirir. Sabırlıdır. Kriz anlarında değil, hayatın sıradan anlarında kendini gösterir: Trafikte, ticarette, aile içinde, öfke anında. Yaşanan din öğrenme ve öğrendiklerini ahlâka dönüştürme eksenlidir. Ezberciliğe prim vermez.
İslam bir kültürel alışkanlığa dönüşüyorsa tüketiliyor demektir. Onu hayat pratiği olmaktan kopartırsak; kültürel bir reflekse, özel günler dekoruna, takvimsel hatırlatmalara, mevsimsel pratiklere dönüşür. Bir nevi hakikat yerine alışkanlık üretmeye başlar. Ticarete, siyasete, aile hayatına, kamusal dile kadar uzanan bir değer sistemi; adaletin, ölçülülüğün, liyakatin, kul hakkı hassasiyetinin, israf bilincinin yokluğunda parçalanır. Parçalanmış bir inanç, ne insanı ne toplumu ne de ümmeti bütünleştirir.
Eğer din bizi dönüştürmüyorsa biz onu dönüştürüyoruz demektir. Dönüştürmekten maksat dini rahatımızı bozmayacak şekilde parçalara ayırmamızdır. Bu kasıtlı olmayabilir.........
