'Ağır ol da ‘molla’ desinler!'
Bugünlerde dünyanın üzerinde dolaşan karabasan ara sıra ülkemize de uğruyor. Soğuk Savaş’ın hayaletleri dolaşıyor sanki tepemizde...
İran üzerinden Türkiye okuması yapmaya çalışan ‘bembeyaz’ Türkler’in bir kısmı, taşlaşmış sakızı yeniden çiğnemeye başladılar.
Bir ara solcular için dile getirilen “Yürrü Moskova’ya”; Müslümanlar için üretilen “Haydi İran’a” söylemleri, dünya ne kadar değişirse değişsin, küresel sistem neye dönüşürse dönüşsün, zihinlerinin altında tuzlanmış deri gibi duruyormuş demek ki; tuz kalktı, deri kokmaya başladı.
Bazı tartışmalara yanlış başlanmasının sebebi işte bu tuzlu beyinler!
Ali Kemal’in Saint-Joseph Fransız Lisesi ve Londra Ekonomi Okulu mezunu torunu, eski diplomat Selim Kuneralp’in, ABD ve İsrail’in, İran’a karşı birlikte yürüttükleri saldırılara ilişkin yaptığı ilginç çıkış (“Atatürkçüler neden molla rejimine destek veriyor?”), ‘eski kutsal Türkiye’ reflekslerini hatırlattı. Konuyu (bilinçli ya da bilinçsiz) “molla sevgisi” gibi sığ bir başlığa indirgeyen Kuneralp, “zihin haritaları böyle kodlanmış insanlar dünyanın dört bir yanında Türkiye adına nasıl diplomatlık yapabiliyor?” sorusunu akıllara getiriyor.
Efendim, mesele sadece Kuneralp değil…
Kamuoyunda yürüyen analizlere, tartışmalara, eleştirilere bakıldığında sakat bir zihin haritası ile muhatap olduğumuzu görüyoruz.
Bugün İran üzerine konuşmak, bir rejim tartışması değil, doğrudan doğruya bir jeopolitik akıl sınavıdır. Atatürkçülüğü, İran’daki rejime mesafe koymak üzerinden tanımlayan bu yaklaşım, meseleyi çocukça bir ikiliğe sıkıştırıyor: Ya mollaları destekliyorsun ya da modernleşmeyi… Oysa ne bir süredir yaşanan küresel hadiseler ne de dünya bu kadar basit bir zaman aralığından geçmiyor. Türkiye için de öyle…
İran’a yönelik askeri baskıya karşı çıkmanın, bir rejimi savunmak olmadığını; bağımsız bir ülkenin dışarıdan dizayn edilmesine itiraz olarak yorumlanması neden başta eski monşerler olmak üzere bazı egemenlere dokunuyor? Ya da bu farkı göremeyenler, aslında İran’ı değil de dünyayı yanlış okuduklarının neden farkında değiller?
En büyük kavramsal hata, Türkiye siyasetinin “sekülerlik beğenisi”nden çıkarılıp “egemenlik öğretisi”........
