menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarihte Goya

16 0
18.10.2026

*Kapakta East India Company hakkında Yıldız Holding koleksiyonundan bir sanat eserini size sunuyorum.

BENARES’TEKİ EAST INDIA COMPANY (DOĞU HİNDİSTAN ŞİRKETİ) YETKİLİSİ GEORGE FREDERICK CHERRY (1761–1799) VE VEZİR ALİ

Company Ekolü, Kalküta, Hindistan, 1800 civarı Kağıt üzerine altın ve guaj Ebadı: 53 x 44 cm (çerçeveli), 33,5 x 24 cm (çerçevesiz)

Eser, East India Company’nin Benares temsilcisi George Frederick Cherry ile Oudh Nevvabı Vezir Ali arasında 14 Ocak 1799’da gerçekleşen ve Cherry’nin öldürülmesiyle sonuçlanan görüşmeyi tasvir ediyor.

İngilizler tarafından Oudh Nevvabı görevinden alınan Vezir Ali, daha sonra Benares’te yaşamaya başladı. İngilizlerin kendisini Kalküta’ya göndermek istemesi üzerine, bu kararı görüşmek için yaklaşık iki yüz kişilik maiyetiyle George Frederick Cherry’nin Benares’teki konutuna geldi. Cherry tarafından kahvaltıda ağırlandığı sırada çıkan tartışmada Vezir Ali kılıcını çekerek Cherry’ye saldırdı. Eser, tam da bu anı, Vezir Ali’nin George Frederick Cherry’yi kılıcıyla vurmasını gösteriyor.

Cherry bu saldırıda hayatını kaybetti. Olayın ardından kaçan Vezir Ali ise aylar sonra, hayatının bağışlanması şartıyla İngilizlere teslim edildi ve ömrünün geri kalanını esaret altında geçirdi.

Bir süre önce yazdığım bir seri yazıda Hindistan GOYA’mı anlatırken Yeni Delhi’de izini sürdüğümüz Babür İmparatorluğu’na ait gezilecek yerlerden, müzelerden söz etmemişim. Babür’ün kurduğu başlangıçta kırılgan devlet, oğlu Hümayun ve torunu Ekber döneminde büyük bir imparatorluğa dönüşüyor. Delhi’de Babürlerin izini sürmek Hindistan tarihinin en önemli dönemlerinden birini okumak anlamına geliyor. Bir tarafta erken Babür mimarisini temsil eden Hümayun Türbesi, diğer tarafta ise Şah Cihan döneminin 17. yüzyıldaki ihtişamını gösteren Cuma Mescidi, bugün Babür mimarisinin yaklaşık yüz yıl içinde gelişiminin şahidi ve daha ilginci Aga Han Kültür Vakfı tarafından inşa edilen Hümayun Müzesi…

Hindistan tarihine bakarsanız hiçbir zaman tek çizgide ilerleyen, tek bir halkın ya da tek bir imparatorluğun tarihi olmadığını görürsünüz. Hindistan daha çok İndus ile Ganj havzalarını ve zaman zaman bütün altkıtayı anlatan coğrafi ve kültürel bir kavramdır. İndus Vadisi uygarlığından Vedik döneme, Maurya ve Gupta imparatorluklarından bölgesel Hindu krallıklarına, Delhi Sultanlığı’ndan Babürlere ve nihayet İngiliz sömürge yönetimine kadar Hindistan tarihi sürekli değişen iktidarların ve kültürel sentezlerin tarihidir.

331 YIL SÜREN BABÜR İMPARATORLUĞU

Burada bugünkü anlamıyla Hindistan ile tarihsel Hindistan’ı birbirinden ayırmak gerekiyor. Babürlerin kurulduğu 16. yüzyılda bugünkü sınırları, vatandaşlığı ve merkezi egemenliğiyle Hindistan adında bir ulus devlet yoktu. Hindustan ya da Hindistan daha çok İndus ile Ganj havzalarını ve zaman zaman bütün altkıtayı anlatan coğrafi ve kültürel bir kavramdı. Babürlerin hükmettiği coğrafya bugün Hindistan, Pakistan ve Bangladeş başta olmak üzere birden fazla devletin sınırları içinde kalıyor. Nepal, Sri Lanka ve çevredeki başka siyasi yapılar ise Babür hakimiyetinin dışında ya da onunla değişken ilişkiler içinde varlıklarını sürdürüyordu. Dolayısıyla Babür tarihini yalnızca bugünkü Hindistan Cumhuriyeti’nin tarihi olarak okumak yanıltıcı olur, çünkü bütün Güney Asya’nın ortak geçmişinin bir bölümünden söz ediyoruz.

Bugün Hindistan altkıtasında yer alan Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Myanmar (Burma), Sri Lanka, Maldivler’de yaşayan genelde birbirlerinden Hindu, Müslüman ve Sihler başta olmak üzere farklı dini ve kültürel topluluklardan söz etmek mümkündür. Hatta Hintli bir gıda sanayicisi tanıdığım bana Müslümanlar güzeldir çünkü melezler, dediğinde ne kastettiğini anlamamıştım. Özellikle Kuzey Hindistan, Orta Asya, İran ve Afganistan üzerinden gelen topluluklarla yerel halkların yüzyıllar boyunca karşılaştığı büyük bir kültürel etkileşim alanı olmuş. Bunun izlerini dilde de görmek mümkün. Bugün Urduca’da bizim de kolaylıkla tanıyabileceğimiz, benzer anlamlarda kullanılan Türkçe, Farsça ve Arapça kökenli pek çok kelimeye rastlıyoruz. Urdu denilen bu dil bugün Pakistan’ın resmi dilidir; kelimenin kendisi Türkçe ordudan geliyor, Farsça zaban-ı urdu, yani ordu, karargah dili ifadesinden türemiş. Dolayısıyla Türk kökenli askerlerin ve daha çok askeri elitin etkisi ile oluşmuş, Urduca bir Türk dili değil. Hint-Aryan kökenli, özellikle Türkçe’den ve Farsça, Arapçadan, etkilenmiş bir dil. Delhi Sultanlığı ve ardından Babür orduları, sarayları ve büyük şehirleri Türkçe, Farsça, Arapça ve yerel dillerin sürekli karşılaştığı alanlardı. Türk kökenli yöneticilerin ve askerlerin konuştuğu yerel dil zamanla Urduca haline geldi. İşte Babürlerin bıraktığı kültürel sentezin en canlı örneklerinden biri bugün konuşulan bu dildir.

13. Yüzyıldan itibaren Delhi Sultanlığı’nı yöneten Müslüman hanedanlar Kuzey Hindistan’da güçlü bir siyasi merkez kurmuşlardır. Hindistan tarihindeki en etkili Müslüman hanedanlardan biri ise 16. Yüzyılda ortaya çıkan Babürler olmuştur.

Burada tarihsel akışı doğru kurmak önemli; Hindistan’ın İslam’la karşılaşması Moğollardan çok önce başladı. Arap tüccarlar yüzyıllardır Hindistan kıyılarıyla ticaret yapıyordu, 8. yüzyılda Sindistan’ın Araplar tarafından fethi gerçekleşti, 11. ve 12. yüzyıllarda Gazneli ve Gurlu seferleri geldi ve 13. yüzyıl başında Delhi Sultanlığı kuruldu. Yani Moğollar Hindistan’a ulaştığında Kuzey Hindistan’da zaten güçlü bir Müslüman siyasi düzen vardı. Hindistan’ın “Müslüman olması” diye tek bir tarih de yok, İslam Hindistan altkıtasına fetih, ticaret, göç, evlilikler ve özellikle sufi ağları üzerinden yüzyıllara yayılan çok farklı yollarla yerleşti.

Sonra büyük Moğol istilası; Cengiz Han’ın orduları 1221’de İndus’a kadar ulaştı. 13. ve 14. yüzyıllarda Çağatay Moğolları Kuzeybatı Hindistan’a defalarca saldırdı. Moğollar İran, Horasan ve Orta Asya’da şehirleri ve yerleşik medeniyet merkezlerini korkunç ölçüde tahrip etmiş olsalar da Hindistan’ın büyük bölümünü fethedip aynı biçimde ortadan kaldırmayı başaramadılar. Delhi Sultanlığı Moğol ilerleyişinin önündeki önemli engellerden biri oldu. Buna karşılık Moğol istilalarının Hindistan üzerindeki beklenmedik kültürel sonucu, Orta Asya ve İran’dan kaçan alimlerin, sanatçıların, sufilerin, devlet adamlarının ve zanaatkarların Delhi’ye sığınmasıydı. Yani başka coğrafyalarda medeniyet merkezlerini yıkan Moğol ilerleyişi, ilginç biçimde farklı bir medeniyete katkıda bulundu.

Aslında bütün Moğollar geri dönmedi. 1292’de Delhi Sultanı Celaleddin Halaci döneminde Hindistan’ı istila eden bazı Moğol grupları yenilginin ardından İslam’ı kabul ederek Delhi çevresine yerleştiler. Kaynaklarda bunlara Yeni Müslümanlar deniyor. Bunların bir bölümü Delhi Sultanlığı ordusunda hizmet etti, yerli halkla evlendi ve zamanla bölgenin toplumuna karıştı. Orta Asya’daki bazı Moğol hanlıklarında da İslamlaşma süreci yaşandı. Dolayısıyla birkaç kuşak sonra Moğol, Türk, Müslüman, Fars ve Hintli kimlikleri arasındaki sınırlar artık keskin değildi. Müslüman Moğolların medeniyete, kültür ve sanata etkilerini daha önce New York Metropolitan müzesi Islamic Art bölümü  hakkındaki yazımda belirtmiştim (https://muratulker.com/the-met-yeni-bir-kitanin-insanlarina-dunya-tarihini-aktarmak-nasil-olur/)

Kurucu Babür şah, Timur soyundan Orta Asyalı bir hükümdar, 1526’da Panipat Savaşı’nda Delhi Sultanlığı’nın son sultanı Lodi’yi yenerek Kuzey Hindistan’da yeni bir hanedanlığın temelini atmıştır.........

© Haber7