menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Arap Sosyolojisinin İlk Belgeleri ve Günümüz

22 0
19.10.2026

 Ortadoğu hakkında yayınladığımız yazıların tamamlayıcısı olacak birçok bileşenin eksik kaldığını belirtmek gerekir. Bunun yanında bu yazılar bir akademik çalışmanın ürünü ve tarzı olmadığından bütün bilgiler ayrıntılı olarak yer almamıştır. İradi olarak temel bilgiler ve yaklaşımlar tercih edilmiş; konuyu malumat-füruş tarzda dağıtmaktan kaçınılmış, esasa müteallik bilgiler ve yaklaşımlara odaklanmak hedeflenmiştir. Bu bilgi pramidinin inşasını da mümkün olduğunca orijinal belgelere ve somut gözlemlere dayalı olarak özgün bir şekilde tamamlamak amaçlanmıştır.

Devletimizin ve milletimizin bir şekilde yakın ilişkili olduğu bu fiziksel olarak küçük ama kültürel, dini, siyasi içerik olarak son derece büyük ve zengin Ortadoğu coğrafyasını bilmek, idrak etmek bugün daha zorunlu hale gelmiştir. Zira bölgedeki devletler ve toplumlarla ilgili devlet kararları, tasarrufları ve politikaları somut sonuç doğurucu etkilere sahiptirler. Bu derece önemli bir konuda sadece güncel siyasi ve idari yapıları, dengeleri ve ilişkileri bilmek yeterli olmayacaktır. Bölge devletleri toplumlarının beslendikleri veya içinden çıktıkları derin tarihi ve kültürel birikimi de bilmek gerekecektir. Zira birey ve toplumlar nihai kertede bu derin bağlamın gizli ve açık etkisiyle tutum alırlar. Bunun içerisinde temel toplumsal değerler, alışkanlıklar, kültürel birikimler, duygusal kodlar, vs yer almaktadır. Son yıllarda dünyada gelişen politik psikoloji alt disiplini kısmen bu konulara eğilmektedir. Seçilmiş yenilgiler ve seçilmiş zaferler milletlerin derin tarihlerinde güçlü ve etkin bir yaşam sürmektedirler.

Bu gerçeği göz ardı etmek mümkün değildir. Ancak, “Rehabilite” edebilir ya da “tahrik edebilir, manipüle” edebilirsiniz. Olayların sıcaklığında fark etmek zor olsa da “psiko sosyal algılar” birçok olayın ve kararın ve eylemin hiç şüphesiz itici gücü psikolojik arka planını oluştururlar. Psiko- sosyal ve psiko- politik algıların değişmesi veya mevzi kayıpları ilişkilerde rehabilite edilmesi çok maliyetli olan kayıplardır.

Mesela en son Azerbaycan ile yaşanan ilişkilerimizdeki gerilimi düşünelim. Hiç tartışma açma niyetim olmadan doğrudan teknik olarak bunun bizim açımızdan “Psiko- sosyal bir mevzi” kaybı olduğunu vurgulamak gerekir. “İki devlet bir millet” formülasyonu üzerinde giden harika ilişkiler bir anda gerilmiştir. “Kardeş devlet” “Abi Devlete” karşı sadece kırıklık ve kırgınlık değil derin bir reaksiyon ve meydan okuma da sergilemiştir. Aliyev’in ve Partisinin resmi beyanları son derece sert ve keskindir.

Aynı şekilde bizim taraftan da yetkili ve yetkisiz makam sahiplerinin açıklamaları bu karşılıklı gerilime ateş taşımıştır. Azerbaycan’ın egemen bir devlet olduğuna saygı gösterilmesini ifade eden eski siyasiler bir nebze yükselen tansiyonu indirmeye çalışmışlar, sağduyunun katkısını sunmuşlardır. Sadece konumuz bağlamında ele aldığım bu örnekte Azerbaycan’ın lider, kadro ve aydınlardaki arka plan duygusal yazılıma ve psikolojik birikime hassasiyet göstermek gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Kültürlere ve derin duygusal kodlara göre bireyler ve milletler farklı tepkiler verebilirler. Farklı ilişkiler geliştirebilirler. Bütün bu farklılıkları algılayacak ve tolere edecek bir yaklaşım geliştirmek yararlı olacaktır. Bunun da ilk şartı bu konu hakkında yeterli bilgiye ve rasyonel yaklaşımlara sahip olmaktır. Sanırım doğacak tepkiler biraz gözardı edilerek sarf edilen sözler ve gösterilen özensiz yaklaşımlar kardeş ülkede büyük tepkiler doğurmuş olmalıdır.

Burada, özellikle milletlerin karakter yapılarına, efsanelerine, folkloruna, sosyal değerlerine, vb özel dikkat sarfetmek gerekliliği bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Farklı boyları ve oymakları arasında farklılıkla olsa da Türklerin bazı konularda tutumları uzlaşmazdır.

Mesela çağdaş devlet sistemlerindeki egemenlik yaklaşımları bir yana Türklerin egemen olduğu bir devlete sizi biz kurtardık, şu konuda şöyle yapın, bize muhtaçsınız türünden bir imada bulunsanız dahi bunun karşılığı çok sert olacaktır. Elbette ki bazı durumlarda büyük abi küçük kardeş gibi samimi tanımlar yapılabilir. Ama bu küçük kardeşin küçük olduğu anlamında kullanılırsa ciddi sorunlara neden olabilir. Kavmin içinde büyüklük tevazu ile, zenginlik cömertlik ve infak ile, kudret akıl ve idrak ile temayüz eder. Yıllar önce Azerbaycan’da milli futbol takımımız Azerbaycan milli futbol takımı ile bir maç yapmıştı. Bu maçta karşılıklı atışmalar olmuş, gerginlikler yaşanmış, bu durumu garip karşılaşmıştık. Olayların ardından bir Azerbaycanlı futbol adamı şöyle demişti:

“Türkiye bizim için bir büyük abidir, futbol bakımından da bir abi gibi davranmasını bekleriz. Bizimkilerle aynı seviyede atışmalar, davranışlar bu yüzden yadırgatıcı oldu.” Burada haklılık müzakeresi yapmıyoruz, sadece milletlerin karakterlerini doğru okuyup uygun tutum ve yaklaşımları benimseme gereği üzerinde duruyoruz. Diğer yandan Azerbaycan devlet eliti ile yaşanan sorunun başka sebepleri de elbette vardır. Ben sadece bir yönüne değiniyorum.

Tekrar Ortadoğu’nun önemli bir beşeri kaynağı olan Arapların sosyolojik yapılarına dönelim. Başta da ifade ettiğim gibi detaylı ve herşeyi kapsayan bir yazı yazmayı tercih etmiyorum. Sadece ana sütunlara dikkati çekmeyi planlıyorum. Batılıların yaptıkları büyük hatalar arasında kendileri dışındaki her milleti aynı zannetmeleri, farklı toplulukların üstün ve ayırıcı özellikleri olduğunu bilmelerine rağmen bilinç düzeyine çıkarmamış oluşlarıdır. Bu bir parça bizde de vardır. Tabi ki Batı tarzında bir küçümseme şeklinde değil de bilgisizlik hatta bilinçsizlikten kaynaklanan genelleme yapma alışkanlığından kaynaklanmaktadır. Ezcümle Arapları biz de tek millet olarak görürüz. Halbuki bu çok aşırı bir genellemedir. Ömer Nasuhi Bilmen merhum Arapları anahatlarıyla dört kategoriye ayırmaktadır. Bunu önemsediğim için ayrıntılı üzerinde durmak istiyorum.

Ömer Nasuhi Bilmen, muhtelif eserlerinde (Usul-ü Tefsir; Fetih Suresinin Tefsiri) Kur'an-ı Kerim'in vahiy dili ve ortamı ile muhataplarını açıklarken, Arapları nesep ve tarihsel kökenleri bakımından dört ana bölüme ayırmaktadır. Bu son derece yerinde bir tercihtir. Zira Kuran vahyedildiği ortamda ilk olarak anlaşılmış, yorumlanmış ve yaşanmıştır. Ayrıca birçok modern etnik çalışma linguistik temelindedir. Arap kabîleleri de dil bakımından ve köken bakımından ayrılmalıdır ki vadedilen ilahi kitap doğru mazmunlar ve mantıkla anlaşılabilsin.

Ancak bu yaklaşım bize Arapları detaylı olarak esasından anlamamıza imkan vermiştir. Birinci kategori Arab-ı Bâidedir (Hâide) ki tarihin çok eski dönemlerinde yaşamış, isyan ve azgınlıkları nedeniyle ilahi azaba uğrayarak nesilleri tamamen tükenmiş olan eski Arap kabileleridir (Örn: Âd, Semûd, Amâlika kabileleri). Bunlardan Ad Kavmi Arap Yarımadası'nın güneyinde, Yemen ile Umman arasında yer alan ve "kum tepeleri" anlamına gelen Ahkâf bölgesinde yaşamıştır. Meşhur İrem şehri Ad kavmi tarafından inşa edilmiştir.

Semud kavmi ise Kuzeybatı Arabistan'da, bugünkü Suudi Arabistan topraklarında Medine ile Şam arasında kalan Vâdilkurâ (Hicr) bölgesinde yaşamıştır. Amalikalılar ise ana yurdu Akabe Körfezi ile Lut Gölü arasındaki Edom bölgesi başta olmak üzere, göçebe veya yarı-göçebe bir şekilde Necef Çölü, Sina Yarımadası, Kuzey Arabistan (Necid) ve eski İslam kaynaklarına göre Mekke ile Hicaz bölgelerinde yaşamışlardır. Bu kavmin Kenanoğulları ve Filistinlilerden önce bugünkü Filistin’i de kapsayan geniş coğrafyada yaşayan kadim bir kavim olduğu bilinmektedir. Bu üç kavim de bugün tarih sahnesinden çekilmiş, soyları tükenmiştir.

İkinci kategorideki Araplar Arab-ı Âribedir (Mütearribe). Bunlar yaşayan en eski ve köklü Arap neslini temsil eden, aslen Kahtânîler koluna dayanan asli Arap kategorisidir. Kahtânîler, Arap Yarımadası’nın güneyinde ve güneydoğusunda, özellikle Yemen ile Hadramut başta olmak üzere güney bölgelerde yaşamışlardır.

Önemli kolları arasında Sebe'oğullarından gelen Himyer, Kehlan ve bu kola bağlı Kinde, Hemedan gibi kabileler yer almıştır. Özellikle Kinde Kabilesi Arabistan'ın yarımadasının orta ve kuzey kesimlerinde yaşamışlar, bir ara devlet düzeyine de erişmişlerdir. Arab-ı Âribe’nin ana vatanları Güney ve Güneydoğu Arap Yarımadası, yani Yemen’dir. Buradan, Irak, Umman, Kızıldeniz ve Basra körfezi kıyılarına yayılmışlardır.

Üçüncü kategori olan Arab-ı Mustârebe (Müste'ribe) ise aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşan gruptur. Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail’in soyundan (Adnânîler) gelen ve Cürhümlülerden (Cürhümlüler de Has Arap olan Yemenli bir kabiledir) Arapça öğrenerek bu kadroya dahil olan Araplardır. R. A. Nicholson’un tasnifiyle Kuzey Araplarıdır. Peygamberimizin kabilesi Kureyş de bu kol içindedir. Tarihsel olarak Arap Yarımadası'nın orta ve kuzey kesimlerinde, özellikle Hicaz (Mekke ve çevresi) ve Necid bölgelerinde yaşamışlardır.

Dördüncü kategori olan Arab-ı Müstaceme ise zamanla dillerine yabancı kelimeler karışan, fetihler ve göçler neticesinde diğer milletlerle (Acemlerle, yani Arap olmayanlarla) karışarak dilsel ve kültürel olarak asıl saflığını kısmen yitiren Araplardır. Bu kategoridekiler Arap Yarımadası dışındaki fethedilen coğrafyalarda (özellikle Irak, Suriye, Mısır ve Kuzey Afrika gibi bölgelerde) yaşamış topluluklardır.

Burada karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Öncelikle........

© Haber7