Yenilgi Yenilgi Büyüyen Bir Siyasi Hikâye
Bazı siyasi hikâyeler sandıkta başlamaz. Bir insanın kaybettiği her şeyden sonra yeniden ayağa kalkmasıyla yazılır. Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yolculuğuna baktığınızda, karşınıza sadece bir siyasetçinin kariyeri değil; engellerle, yasaklarla, yenilgilerle ve yeniden başlangıçlarla örülmüş uzun bir yürüyüş çıkar.
Ama bu hikâyeyi anlamak için önce Türkiye'nin o günlerine dönmek gerekir.
Çünkü Erdoğan'ın siyasete girdiği Türkiye, bugünün Türkiye'si değildi.
Siyasi kamplaşmanın sokaklara taştığı, ekonomik sıkıntıların büyüdüğü, hükümetlerin sık sık değiştiği bir ülke.
Sağ ve sol arasındaki çatışmanın gençlerin hayatını etkilediği, devlet ile toplum arasındaki mesafenin giderek büyüdüğü yıllar.
Ve henüz 22 yaşında bir genç...
Milli Selamet Partisi'nin gençlik teşkilatında siyasete giriyor.
Bugün geriye dönüp bakınca küçücük görünen bir başlangıçtır belki.
Ama bazı hikâyelerin büyüklüğü başladıkları yerden değil, yürüdükleri yoldan anlaşılır.
Erdoğan'ın siyasi hayatında dikkat çeken şeylerden biri de tam burada başlıyor:
Makamın peşinden gitmekten çok, teşkilatın içine girmek.
İnsanları siyasetin içine çekmek.
Belki de daha o yıllarda, ileride kuracağı siyasi anlayışın ilk taşları döşeniyordu.
Çünkü Erdoğan'ın siyasetinde yıllar sonra çok daha belirgin hale gelecek bir anlayış vardı:
Siyaset, sadece Ankara'daki kürsülerde yapılmaz.
Siyaset sokakta yapılır.
İnsanın kapısını çalarak yapılır.
Vatandaşın derdini dinleyerek yapılır.
Bu yaklaşımın ne kadar önemli olduğunu anlamak için 1970'lerin Türkiye'sini hatırlamak yeterli.
Ama vatandaş çoğu zaman devletin karşısında kendisini küçük hissediyordu.
Siyaset vardı ama siyasetçinin vatandaşa ulaşması bugünkü kadar kolay değildi.
İşte böyle bir Türkiye'de genç bir Erdoğan, siyaseti teşkilat üzerinden öğreniyordu.
Sonra Türkiye değişti.
1980 darbesiyle siyasi hayat kesintiye uğradı.
Siyasetçiler yasaklandı.
Türkiye'nin hafızasında yeni bir sayfa açıldı.
Fakat Erdoğan'ın siyasi yürüyüşü bitmedi.
Aksine, 1980'lerin Türkiye'sinde yeni bir siyasi anlayışın içerisinde kendisini daha fazla geliştirmeye başladı.
Çünkü Türkiye artık başka bir soruyla karşı karşıyaydı:
Devlet mi toplumu şekillendirecekti, toplum mu siyaseti değiştirecekti?
Bu soru, ilerleyen yıllarda Türk siyasetinin en büyük tartışmalarından biri olacaktı.
Ve Erdoğan'ın siyasi çizgisinde “millet iradesi” vurgusu giderek daha fazla öne çıkacaktı.
1990'lara geldiğimizde Türkiye yine huzurlu bir ülke değildi.
Siyasi istikrarsızlık...
1994 ekonomik krizi...
Ve devletin farklı kurumları arasında giderek sertleşen güç mücadeleleri...
Türkiye bir yandan değişmek istiyor, diğer yandan eski alışkanlıklarından kurtulamıyordu.
Tam da böyle bir dönemde Erdoğan İstanbul'un siyaset sahnesinde yükselmeye başladı.
Milletvekilliği yolunda bir kapı açılıyor ama o kapı kapanıyor.
Erdoğan'ın kendi anlatımına göre, tercihli sistem nedeniyle kendi partisinden gelen itiraz sonucunda milletvekilliği elinden alınıyor.
O gün bunu bir kayıp olarak görenler olabilir.
O ise yıllar sonra başka türlü tarif ediyor:
“Olanda hayır vardır.”
Bazen insanın önüne kapanan kapı, aslında başka bir kapının anahtarını taşır.
Belki de o kapı kapanmasaydı, İstanbul hikâyesi aynı şekilde yazılmayacaktı.
Dünyanın en büyük metropollerinden biri.
Ve karşısında genç bir siyasetçi.
Recep Tayyip Erdoğan.
27 Mart 1994'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçiliyor.
Bugün o günleri konuşurken çoğu zaman sonucu konuşuyoruz.
Oysa asıl hikâye sonuçtan önce yaşanıyor.
Çünkü siyasette kazanmak kadar, kazanabileceğine insanları inandırmak da önemlidir.
Bir siyasi hareketin sandıkta büyümesi yalnızca afişle olmaz.
Ve en önemlisi, insanların kendisini o hikâyenin içinde........
