KÖPRÜDEKİ İNAT VE TERAZİNİN KIRILIŞI
Köprü, iki yakanın inatçı ruhunu buluşturan daracık bir tahta şeritti; aşağıda ise köpüre köpüre akan, can alan deli bir nehir uzanıyordu. O dar geçitte, kadı'nın ak koyunu ile köylünün sıska keçisi burun buruna geldi. Ne biri geri çekilmeyi bildi ne de diğeri yol vermeyi... Bir inat, bir itiş, bir boğuşma... Derken coşkun suların acımasız koynuna düşüp kaybolan, kadının koyunu oldu.
Köylü, yüreği ağzında, kadı'nın huzuruna çıkıp izin istedi.
— Efendim, bir maruzatım var.
Kadı başını kaldırdı.
— Dinliyorum, anlat bakalım.
Köylü mahcup bir sesle konuştu:
— Efendim, senin koyun ile benim keçi köprüde karşılaşmışlar. Çarpışmışlar... Benim keçi suya düşüp telef oldu.
Kadı, adalet terazisini vicdanıyla değil, nefsinin ağırlığıyla tarttı. Düşünmeden hükmünü verdi:
— "El-sakar vel bakar, biri birini kakar; hüküm gerekmez."
Yani kaza budur; kimsenin kastı yoktur, mahkemelik bir mesele de yoktur.
Köylü boynunu büküp sessizce çıktı. Fakat aradan fazla zaman geçmeden kapı bu kez hışımla yumruklanmaya başladı.
— Efendim... Bir maruzatım daha var.
Köylü utana sıkıla konuştu:
— Yanlış söyledim efendim... Köprüden nehre düşen benim keçi........
