Babalar Günü ve İçimizde Büyümeyen Çocuk
Babasını kaybetmiş bir insan kaç yaşında olursa olsun bir yanı eksiktir. Saçlarına aklar düşse de, yüzüne yılların çizgileri yerleşse de, torun sahibi olsa da, hayatın bütün yüklerini omuzlayacak kadar güçlense de içinde hep bir çocuk yaşar. Çünkü baba, insanın hayata açılan ilk penceresidir. İlk güvenidir. Düştüğünde kaldıran eli, korktuğunda sığındığı gölgesi, yürümeyi öğrenirken tutunduğu parmağıdır.
Baba öldüğünde yalnızca bir insan gitmez bu dünyadan. Bir ses eksilir önce. Sonra bir gölge. Sonra bayram sabahlarının o kendine has telaşı, eve girişindeki ayak sesi, sofranın başındaki o tanıdık bakış… İnsan bir gün fark eder ki, aslında hayatındaki en büyük boşluklardan biri sessizliktir. Çünkü bazı seslerin yokluğu, varlıklarından daha fazla yer kaplar insanın içinde.
O yüzden babasını kaybetmiş insanların yaşı yoktur. Babalar Günü geldiğinde herkes biraz büyürken, onlar biraz daha küçülür. İçlerinde yıllar önce yetim kalmış o çocuk yeniden uyanır. Bir fotoğraf albümünün arasında unutulmuş bir kareye takılır gözleri. Belki eski bir gömleğin kokusunda, belki yıllardır açılmayan bir çekmecede, belki de kalabalık bir caddenin ortasında babasının yürüyüşüne benzeyen bir adama rastladığında, zaman birden geri sarar.
Ben hâlâ bazı günler telefonum çalınca, bir anlığına babam arıyormuş gibi hisseden insanları anlıyorum. Bir başarı haberi aldığında önce ona söylemek isteyenleri… Bir mesele karşısında “Babam olsa ne derdi?” diye düşünenleri… Çünkü insanın babası öldüğünde, onunla konuşması bitmez; sadece cevap alamamaya........
