menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

YENİDEN İNSANLAŞMA İLE…

7 0
21.05.2026

Sevgili İnsanlık, ‘Güç’ denen ilk günah ve büyük hesaplaşmayı gör. Tersine dönen insanlık…

Bu satırlar, binlerce yıldır yürüdüğün kanlı yollarda bıraktığın ayak izlerine bakılarak yapılıyor. Yoruldun, farkındayım. Dünyayı adaletle dolduracağını söyleyen her öncünün peşinden gözün kapalı koştun; peygamberlerin, filozofların, büyük devrimcilerin… Her seferinde “Bu defa olacak, bu defa zincirler kırılacak” dedin. Ama her şafak vakti, zincirleri kıranların elinde yeni kırbaçlarla uyandın.

Neden biliyor musun? Çünkü en başından beri hepimiz ters bir yöne doğru koşuyoruz. Ve trajik olan şu ki; biz bu tersliği “kurtuluş” zannediyoruz. Binlerce yıldır insanlık, düzeltmeye çalıştığı tarihin tekerleğini aslında kendi elleriyle uçuruma doğru yuvarlıyor.

‘İnsan’ meselesi çözülmeden hiçbir kimlik meselesi çözülemez; çünkü Kürdü, Türkü, Arabı, dini, mezhebi birbirine düşüren şey farklılıkların kendisi değil, insanın kendi içinde çözemediği korku, iktidar arzusu, üstünlük duygusu ve yabancılaşma hâlidir. İç dünyasında barışı kuramamış bir insan, hangi kimliği taşırsa taşısın onu sevginin değil çatışmanın dili hâline getirir. Esas mesele kimlikler ve inançlar değil, insan olma meselesidir.

Gerçek çözüm; bir kimliğin kabulü veya bir diğerine üstün gelmesi değil, insanın kendi karanlığını görüp aşabilmesidir. İnsan olmayı bütün aidiyetlerin üstünde görebilen bir bilinç doğmadan, yapılan her siyasi çözüm yalnızca gecikmiş bir çatışmanın kısa molası olarak kalacaktır.

Tarih sayfalarını aç ve bak: Binlerce savaş yaşandı, devrimler ve ihtilaller birbirini kovaladı. Ama sonuç ne? Bugün 8 milyar insanın yaşadığı bu yeryüzünde gerçekten özgürleşmiş, bütünlüğüne kavuşmuş tek bir mutlu insan var mı?

Yok. Sosyal olarak rahatlamış, ekonomik olarak güçlü toplumlar yarattın belki; ama o toplumlar zihinsel, bedensel ve yaşamsal düzeyde paramparça. Bugün Avrupa, ruhunu konfora satmış mekanik bir robotlar ordusudur. Amerika, obez bir tüketim histerisiyle çıldırmış bir cinnet coğrafyasıdır. Asya, bireylerini karınca yuvalarında eritmiş bir tektipleşmedir. Ortadoğu, ‘Üçüncü Dünya ülkeleri’ ise, bu sahte cennetlerin faturasını kanıyla ödeyen, unuttuğun o lanetli coğrafyanın ta kendisidir.

Sana dayatılan, “insan doğası gereği vahşidir, kendini korumak için güce muhtaçtır” mitini artık çöpe at. Büyük yüzleşme, insanın doğayla kavgasından değil; kendi özüne, kendi biyolojik ve toplumsal hakikatine ‘ihanet’ ettiği o ilk tarihsel sapmayla başlar.

İlk Kırılma: ‘Silik İnsanların’ Dünyasında Güce Sığınmak

Bu büyük tersliğin sırrı, insanlığın en mahrem psikolojik laboratuvarında saklıdır. Güncel ve en çıplak örneğine bakmak istersen, çocukluk köklerine bakmalısın. Orada silik, zayıf, pasif ve yok sayılmış bir ‘insan’ figürü vardır; onun tam karşısında ise gücüyle, dominant karakteriyle, tavizsiz otoritesiyle var olan bir başka ‘insan’ durur.

Peki, bu sadece modern bir hikaye midir? Asla. Binlerce yıl geriye git: Hz. Musa’yı düşün: Firavun’un sarayında mutlak gücün ihtişamını görerek büyüyen ama kendi halkının kölelikle silikleştiğini fark edip, o zayıflığa karşı bir güç savaşı başlatan o genci …

Hz. Muhammed’i düşün: Mekke’nin cehalet ve ahlaki çöküş içinde silikleştiren insanına karşı, ilahi bir gücün ordusunu ve otoritesini inşa eden o duruşu…

Sokrates’i, Buda’yı, Konfüçyüs’ü düşün: Atina’nın ya da doğunun cehaletle sinmiş insanına ‘akılla’, ‘ahlakla’ yeni bir güç kalesi kurmaya çalışanları…

Marx’ı, Engels’i, Lenin’i, Castro’yu düşün: İşçi sınıfının, ezilenlerin o silik ve çaresiz halini görüp, kapitalizmin devasa gücüne karşı “proletarya diktatörlüğü” gibi daha muazzam bir güç mekanizması üreticileri…

Hepsinin çıkış noktası aynıydı: Bir anneden bir öğretmene, bir peygamberden bir lidere kadar herkes aynı refleksle öncülük yaptı: Zayıf olanı alıp, onu güçlüye karşı savaşabilecek kadar güçlü kılmak.

İşte insanlığı felakete sürükleyen o muazzam terslik tam bu eşikte başladı! Zayıf yönün üzerine güç zırhı giydirdiler. Zayıfı kendi çıplak gerçekliğiyle, o hamlığı ve yetersizliğiyle yüzleştirmek yerine; ona düşmanını alt edecek, onun gibi baskın olacak silahlar verdiler. Oysa zayıfı dönüştürmeden, kendi içindeki o siliklikle hesaplaştırmadan ona güç verirseniz; o güç gün gelir insanlığın başına yeni bir bela, yeni bir despot olur. Güçlenen her ‘mazlum’, kendi iktidarını yaratır ve tarihin en acımasız zalimine dönüşür.

Öncülerin Kendi İç Yıkımları: Trajedinin Asıl Kurbanları

İşte tam bu noktada, tarihin en gizli ve en can yakıcı trajedisi sahneye çıkar. Bu ters gidişat sadece kitleleri yanlış yola sürüklemedi; peşinden gittiğin o bütün büyük öncü, önderlerin kendi iç yıkımları, kendi ruhsal çöküşleri ve ‘felsefi intiharları’ da bu terslikten dolayı yaşandı.

Çünkü o önderler, dışarıdaki düşmana ve güce o kadar odaklandılar ki, kendi içlerindeki o ilk kırılmayı, o dürüst yüzleşmeyi ıskaladılar. Kendi zayıf yönlerini dönüştürmek yerine, üzerini muazzam bir güç ve inanç zırhıyla kapattılar. Fakat o zırh ağırlaştıkça, altındaki çıplak insan ezildi. Sonuç ne mi oldu?

O büyük önderler, günün sonunda bizzat yarattıkları o devasa güç mekanizmalarının, o kutsal örgütlerin, o katı dogmaların altında ezilerek kendi iç yıkımlarını yaşadılar. Kimi vaat ettiği topraklara varamadan kendi yalnızlığında boğuldu, kimi kurduğu sistemin bir diktatöre dönüşmesini izleyerek kahroldu, kimi devrimin kendi evlatlarını yiyişine şahitlik etti, kimi de insanlığa ışık olayım derken bizzat kendi yarattığı karanlığın esiri oldu.

Önderlerin trajedisi, kurtarmaya çalıştıkları zayıfın trajedisinden daha büyüktü. Çünkü kuşanılan “ters güç”, ilk önce onu kuşanana ihanet eder ve onu içeriden yıkar.

Burjuva Gökten İnmedi: İnsanlığın İlk Bozulma Süreci

Bugün meydanlarda yumruklarımızı sıkarak lanetlediğimiz, bizi sömürdüğünü söylediğimiz o acımasız ‘kapitalistler’, ‘emperyalistler’ ya da ‘burjuva sınıfı…’ Onlar yeryüzüne gökten zembille inmediler. Hiçbir anne, rahminden dünyaya doğuştan bir “kapitalist” fırlatmaz. Tarihin şafağında burjuvazi yoktu, bankalar yoktu, sömürge gemileri yoktu. Bugün dünyayı kana........

© Güneydoğu Ekspres