İNSANIN İNSAN OLMA DEVRİMİ
Açık konuşalım. Devrimler insanı özgürleştirmedi. İnançlar kurdu, kimlikler üretti, ideolojiler yarattı, taraflar oluşturdu. “Doğru” dedi, “yanlış” dedi, insanı böldü. Ama insanı var etmedi. İnsan insan olmaktan uzaklaştıkça bu yapılar büyüdü. Yani devrimler bir çözüm değil, çoğu zaman bu uzaklaşmanın sonucuydu. Ortada bir başarı yok. Ortada büyütülmüş bir hikâye var. Ve bu hikâye tekrar edildikçe gerçekmiş gibi görünmeye devam ediyor.
Eğer bu kadar mücadeleden sonra insan hâlâ huzursuzsa, hâlâ bölünmüşse, hâlâ kendini tanımıyorsa, burada gerçekten ne değişti? Bir öncü, bir önder, bir öğretici ya da bir siyasal figür… Hepsi bir yön verir. Ama o yönün içinde insanın kendi sesi ne kadar kalır? Yön büyüdükçe insan küçülür mü, yoksa gerçekten açılır mı?
Bir fikir uğruna kendini adayan insanı düşün. Bu adanmışlık içinde insan kendisi olarak mı kalır, yoksa yavaşça bir kimliğin taşıyıcısına mı dönüşür? “Olması gereken” dediğimiz şey, insanı genişletir mi, yoksa daraltır mı? İnanç alanında da benzer bir hareket vardır. İnsan sevgi, merhamet, doğruluk söyler. Ama gündelik bir temas anında neden daralır? Neden aynı insan bir anda yargıya, ayrışmaya, savunmaya geçer? Söylenen ile yaşanan arasındaki boşluk nereden doğar?
Siyaset dili de aynı yapıyı taşır. Adalet, özgürlük, eşitlik… Ama bu kelimeler çoğu zaman bir yakınlaşma değil, yeni bir karşıtlık üretir. Aynı hedefi savunanlar neden birbirine tahammül edemez hale gelir? Bir anne ile çocuk........
