menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmralı Hapishanesi’ne Açık Mektup IV

19 0
16.08.2026

KAYNAĞINDAN KOPAN İNSAN

Belki de insanlığın şimdiye kadar yönelmediği tek yer, sorduğu soruların doğduğu yerdir. Binlerce yıldır insanlık ürettiği her şeyi değiştirdi; düşüncelerini, inançlarını, ideolojilerini, felsefelerini, bilimini, sanatını, siyasetini ve yaşam biçimlerini yeniden kurdu. Fakat bütün bu değişimlere yön veren başlangıç neredeyse hiç görünür olmadı. Şöyle ki: Bir soruna verilen cevap, o sorunun içinde kaldığı sürece sorunu gerçekten değiştiremez. Sorunun nereden çıktığını anlamazsak, verdiğimiz cevap ne kadar farklı olursa olsun, yine aynı yerde kalır. Bu nedenle bugün cevapları değil, soruları da değil, soruları mümkün kılan yeri görebilmek belirleyici hâle gelmiştir. Çünkü gerçek soru, bilineni çoğaltan değil, bilinenin sınırını görünür kılan sorudur. Belki de özgürlük, doğru cevapların çoğalmasıyla değil, ilk kez gerçek bir sorunun doğabildiği yerde başlar. İşte bu paylaşım diğer paylaşımlar gibi, yeni cevaplar vermek için değil, insanlığın belki de ilk kez yönelmesi gereken o görünmeyen yere birlikte bakabilmek için yazıldı.

Oluşun Fark Eden Hücresi

Doğayı izliyorum. Tohum toprağa ulaştığında yalnızca büyümüyor, içinde taşıdığı oluş imkânını açığa çıkarıyor. Hücre enerjiyle ilişkiye girdiğinde yalnızca varlığını sürdürmüyor, yaşamın bütünlüğüne katılıyor. Bir orman, birbirinden kopuk varlıkların yan yana gelmesiyle değil, sayısız ilişkinin birbirini beslemesiyle oluşuyor. Evrenin her formunda aynı akışı görüyorum. Kaynak akışa, akış ilişkiye, ilişki forma, form yeniden oluşa dönüşüyor. Hiçbir varlık, kendisini var eden ilişkiden bağımsız varlığını sürdüremiyor.

Tam burada insanın önünde başka bir soru beliriyor. İnsan da bu oluşun bir parçasıysa, neden yaşamını bu bütünlükten giderek uzaklaşan bir biçimde kurdu? Neden doğada kendiliğinden işleyen ilişkileri kendi hayatında yeniden kurmak için bu kadar çok araca ihtiyaç duydu? Asıl mesele insanın ne ürettiği değil, neden üretmek zorunda kaldığıdır.

Doğa kendi diliyle konuşuyor. Bir tohum toprağa ulaştığında bunu ilan etmiyor, oluşuyla gösteriyor. Bir hücre varlığını tanımlamıyor, yaşamın akışı içinde kendisini gerçekleştiriyor. Bir galaksi düzenini savunmuyor, düzenin kendisi olarak var oluyor. Doğa, kelimelerle değil, kendi özü ve bütünlüğü içinde konuşuyor. Yaşam, kendisini anlatmaya ihtiyaç duymadan gerçekleşiyor. Varlık, kendisini var eden kaynakla ilişkisini koruduğu ölçüde kendi biçimini buluyor.

İnsan ise fark eden bir varlık. Oluşun fark eden hücresi. Bu onu üstün kılmıyor, fakat ona çok özel bir imkân veriyor. İnsan, evrenin kendisini fark edebildiği, kendi üzerine düşünebildiği ve kendi varlığını soru hâline getirebildiği bir oluş. Bu nedenle insanın özgünlüğünü başka varlıklar üzerinde üstünlük kurmasında değil, fark edebilme kapasitesinde aramak gerektiğini düşünüyorum.

Fakat burada büyük bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Fark edebilen insan, fark ettiği şeyle ilişkisini de kaybedebiliyor. Kendi ürettiği kelimeleri, sınırları, kimlikleri ve dünyaları zamanla varlığın kendisi sanabiliyor. Böylece insanın özgürlüğünü büyütmesi gereken farkındalık, bir süre sonra onu kendi üretimlerinin içine kapatabiliyor.

Kelimelerin kendisinde bir sorun görmüyorum. Kelime hayatı kolaylaştırır. İnsanların birbirine ulaşmasını, yaşadıklarını paylaşmasını ve deneyimlerini aktarmasını sağlar. Kavramlar da aynı şekilde bir araçtır. Fakat her aracın bir sınırı vardır. Harita yeryüzünün kendisi değildir. “Özgürlük” kelimesi özgürlüğün kendisi değildir. “İnsan” kelimesi insanın kendisi değildir. Kelime, hayatın yerine geçtiğinde artık iletişim aracı olmaktan çıkar ve kendi başına bir gerçeklik kurmaya başlar.

Belki de insanlığın en büyük zihinsel yanılgılarından biri burada oluştu. Gerçeği anlatmak için kullandığımız kelimeleri, anlattıkları gerçeğin kendisi sandık. Sonra bu kelimelere anlamlar yükledik, anlamların etrafına sistemler ördük, sistemleri korumak için kurumlar kurduk ve bir süre sonra bütün bunların, başlangıçta yalnızca hayatı anlamak ve birbirimize anlatmak için kullandığımız araçlar olduğunu unuttuk.

Kopuşun Ürettiği Dünya

İnsanlığın ürettiği bütün yapıları tek tek suçlamak gibi bir yargım yok. Asıl merak ettiğim şey daha geride duruyor. Bu yapılara neden ihtiyaç duyuldu, duyduk?

Bir tohum orman olmak için ormanın teorisini üretmiyor. Hücre yaşamını sürdürebilmek için yaşam üzerine bir ideoloji kurmuyor. Doğa, kendi ilişkilerini sürdürebilmek için dışarıdan bir düzenleyici aramıyor. Yaşamın içinde besleyen, üreten, dönüştüren, sınırlayan ve yeniden oluşturan sayısız ilişki zaten var.

İnsanın yaşadığı problem belki de burada başlıyor. Kendi doğrudan ilişkilerini kaybettikçe onların yerine dolaylı ilişkiler koyuyor. Doğrudan yaşayamadığını kavramlaştırıyor. Kavramlaştırdığını kurumsallaştırıyor. Kurumsallaştırdığını kurallaştırıyor. Sonra da kendi oluşturduğu düzeni hayatın zorunluluğu olarak görmeye başlıyor.

Bu durumda ortaya çıkan her yeni çözüm, eski kopuşun üzerine kuruluyor. İnsan değiştiğini düşünürken çoğu zaman yalnızca biçim değiştiriyor. Bir düşüncenin yerine başka bir düşünce, bir kurumun yerine başka bir kurum, bir otoritenin yerine başka bir otorite geliyor. Altında duran zihinsel zemin değişmiyorsa değişen yalnızca görünüş oluyor.

Beni insanlık tarihine yeniden bakmaya zorlayan nokta da burasıdır. Büyük öncülerin, peygamberlerin, filozofların, bilge insanların, bilim insanlarının, kadınların ve erkeklerin insanlığı değiştirme çabalarını değersizleştirmek istemiyorum. Tam tersine, onların çabalarını daha zor bir soruyla karşılaştırmak gerektiğini düşünüyorum. İnsanı........

© Güneydoğu Ekspres