menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zihnimdeki Dalgalar

2 0
latest

Her gün yüzlerce görüntünün, içeriğin bombardımanı altında zihnimiz adeta bir çöp kutusuna dönüşüyor. Hangi bilginin doğru olduğu bir yana gerekli gereksiz pek çok içeriğe maruz kalıyoruz. Bunu sadece maruziyet olarak tanımlamak da doğru değil belki de. Çünkü bu içerikleri bilerek, isteyerek hayatımıza sokuyoruz. Bunun dışında otobüste, trafikte, sokakta yanar dönerli reklam panoları da peşimizi bırakmıyor. Peki buna nasıl dur diyeceğiz? İşte tam bununla ilgili meseleyi dert edinen bir fotoğraf sergisi açıldı. ‘Zihnimdeki Dalgalar’ adını taşıyan sergi Ayşegül Dolakay’ın ilk kişisel sergisi. Sanatçının fotoğrafladığı dalgalar tıpkı zihnin dalgaları gibi, devinimli ancak enformasyon yığını karşısında durağan. Dolakay, “Dünyayı nasıl algıladığımız kullandığımız kelimelerle yakından ilişkili. İçinden geçtiğimiz dönemde dijital algoritmaların dayattığı içerikler ve niteliksiz yayınların etkisiyle kelimelerimizin giderek eksildiğini, dolayısıyla zihnimizin de daraldığını düşünüyorum. Artık birbirimizi gerçekten dinlemediğimiz, hatta çoğu zaman anlamadığımız bir dönemden geçiyoruz. Fotoğrafla kurduğum ilişki de tam burada başlıyor. Fotoğraf benim için yalnızca bir görüntü üretme biçimi değil; bakışı yavaşlatmanın ve düşünceye yeniden alan açmanın bir yolu” diyor. Dolakay’la ‘Zihnimdeki Dalgalar’ sergisini konuştuk.

İlk kişisel serginiz “Zihnimdeki Dalgalar.” Dalgalar bize neyi anlatıyor?

Aslında bu serginin düşünsel zemini büyük ölçüde Adas’ta yıllardır sürdürdüğüm okuma toplantılarında oluştu. Adas, eşimle birlikte 2017 yılında hayata geçirdiğimiz bir kültür-sanat platformu; zaman zaman sergilere ev sahipliği yapan ama esas olarak sanat ve edebiyat etrafında düşünme alanları açan bir yapı. Edebiyat seminerlerini ben yürütüyorum ve yıllar içinde bu buluşmalar, farklı insanların aynı metin etrafında bir araya geldiği, birlikte düşünmenin mümkün olduğu ortak bir zihinsel zemine dönüştü. Bugüne kadar yüzü aşkın kitabı birlikte okuduk. Özellikle yaşadıkları çağla, coğrafyayla ve insanlık halleriyle derdi olan varoluşçu yazarlara ait metinler üzerine yoğunlaştık. Camus’den Kafka’ya, Kundera’dan çağdaş yazarlara uzanan bir okuma hattı oluştu zamanla. Bu metinler yalnızca okunmadı; birlikte düşünüldü, tartışıldı ve çoğu zaman kişisel deneyimlerle yeniden anlam kazandı.

Bu metinlerin içine bu kadar yakından girmek beni kelimeler ve dil üzerine düşünmeye sevk etti. Dünyayı nasıl algıladığımız kullandığımız kelimelerle yakından ilişkili. 20. yüzyılın önemli filozoflarından biri olan Ludwig Wittgenstein’ın söylediği gibi; “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” İçinden geçtiğimiz dönemde dijital algoritmaların dayattığı içerikler ve niteliksiz yayınların etkisiyle kelimelerimizin giderek eksildiğini, dolayısıyla zihnimizin de daraldığını düşünüyorum. Artık birbirimizi gerçekten dinlemediğimiz, hatta çoğu zaman anlamadığımız bir dönemden geçiyoruz. Fotoğrafla kurduğum ilişki de tam burada başlıyor. Fotoğraf benim için yalnızca bir görüntü üretme biçimi değil; bakışı yavaşlatmanın ve düşünceye yeniden alan açmanın bir yolu. Belki de bu yüzden denize baktığımda gördüğüm şey sabit bir manzara olmuyor. Düşüncenin kendisi gibi sürekli hareket eden bir yüzey görüyorum. Dalgalar bana zihnin işleyişini hatırlatıyor; düşünceler de dalgalar gibi geliyor, üst üste biniyor, dağılıyor ve yeniden oluşuyor. Sanırım bu yüzden sergimin adı da “Zihnimdeki Dalgalar” oldu.

“HIZ, GÖRME BİÇİMLERİMİZİ DE ETKİLİYOR”

Görüntünün egemen olduğu bir çağda bir imgeye, bir fotoğrafa takılı kalmak izleyene neyi hatırlatıyor?

Bugün içinde yaşadığımız hız yalnızca gündelik hayatı değil, görme biçimlerimizi de etkiliyor. Görüntülerle sürekli karşılaşıyoruz ama çoğu zaman gerçekten görmüyoruz. Oysa bir fotoğrafın önünde biraz daha uzun kalabilmek bazen bambaşka bir deneyim yaratabiliyor. Hatta bir ‘zihinsel sığınak’ gibi çalışabiliyor izleyici için. Hızın askıya alındığı, kendi düşünceleri ile baş başa kalabildiği bir sığınak. Bunu önemsiyorum çünkü dünya giderek derinliği olmayan bir imgeye dönüşüyor. Kişisel olarak buna karşı koymamız gerektiğini düşünüyorum.

Uzun bir süre Tuz Gölü’nün fotoğraflarını çektiniz. Oradaki değişimi, canlı türünü görüntülediniz. Neler gözlemlediniz? Ve çalışmanız bir sergiye dönüşecek mi?

Bu benim için çok özel bir çalışma oldu. Farklı mevsimlerde, gölün farklı bölgelerinde fotoğraflar çektim. Bilimsel verilere göre son 70 yılda Türkiye’deki sulak alanların yüzde 60’ından fazlası geri dönüşü olmayacak şekilde kaybedildi. Kalan alanlar ise tarım politikaları, su rejimine müdahaleler, kirlilik ve iklim krizi gibi sebeplerle ciddi tehdit altında. Olağanüstü doğası, görsel büyüsü ve özellikle flamingolar için sağladığı yaşam alanıyla Tuz Gölü gerçekten eşsiz bir coğrafya. Bu masalsı bölgede 2021 yılında binlerce flamingo yavrusunun susuzluktan yaşamını yitirdiği bir trajedi yaşadık. Bu olay gölün ve burada yaşayan canlıların ne kadar kırılgan olduğunu hepimize gösterdi. Ne yazık ki geçtiğimiz aylarda benzer bir tablo tekrar yaşandı. Gölü besleyen su kanallarının yanlış yönlendirilmesi sonucu yaklaşık iki bin flamingo yavrusu hayatını kaybetti. Bu yalnızca doğayı değil, insanlığın ortak vicdanını da yaralayan bir durum.

Bu yıkıcı döngünün bir kez daha yaşanmaması için hem görsel bir hafıza oluşturmak hem de bu eşsiz coğrafyaya karşı sorumluluğumu yerine getirmek adına kapsamlı bir fotoğraf kitabı hazırladım. Projenin sanatsal yönetmenliğini bugüne kadar otuzdan fazla prestijli sanat kitabına imza atmış olan mimar ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ertuğ üstlendi. Kitabın metinleri ise fotoğraf tarihi profesörü Dr. Rolf Sachsse ve Marine Aubenas tarafından kaleme alındı. Yakın zamanda yayımlanacağını düşünüyorum. Sonrasında bir sergi de olabilir.


© Gazete Pencere