Bir şarkı, bir tarikat, bir cinayet
Bugüne kadar neden seri katil öyküsü yazmadım?
Yazıya başlamadan önce küçük bir açıklama yapmam gerek, azıcık sabrına talibim Sevgili Okur. Şu anda bir parçasını okumakta olduğun seriyi yazarken kesin bir karar almıştım. Seri katil öyküsü yazmayacaktım. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu söylemeliyim.
Seri katil öykülerinin önemli bir kısmını fazlasıyla sansasyonel buluyorum, cinayetlerin kendisinden çok, failin kişiliği, tuhaflıkları, zekası, “karanlık tarafı” ve gündelik hayatının detaylarına odaklanan bu anlatılar, - büyük olasılıkla bilinçsizce – faili, öykünün kahramanına dönüştürüyor. Kurbanlar ise genellikle birkaç satırda geçiştirilen isimlere indirgeniyor.
Üstelik seri cinayetler, gerçek dünyada ölümle sonuçlanan suçların bütünü içinde, kapladıkları yerin çok ötesinde bir görünürlüğe sahip. İstatistiksel olarak görece sınırlı bu suç biçimi, popüler kültürde adeta başlı başına bir dünya haline geldi. Sanırım sorun biraz da burada.
Bir seri katilin öyküsünü anlatmak kolaydır. Bir isim vardır, bir de yüz. Tuhaf davranışlar, karanlık ayrıntılar, cinayetler, polis soruşturmaları, kovalanma, yakalanma ve elbette mahkeme... Öykü, zaten doğası gereği dramatik bir kurguya sahiptir. Fail merkeze yerleştirilir ve okur, çoğu zaman farkına varmadan öykünün peşinden sürüklenir.
Bu tutumu oldum olası kolaycı ve tehlikeli buldum. Tehlikeli; çünkü okur/izleyici, şiddeti anlamak ile şiddetin failinden büyülenmek arasındaki ince sınıra itiliyor. Bir insanın neden öldürdüğünü anlamakla, onun hayatını bir tür karanlık biyografiye dönüştürmek arasındaki huzursuz edici sınır bu.
Tam da bu nedenle serinin başından bu yana (23 bölüm boyunca), seri katil öykülerinden uzak durdum.
Bu hafta ise pek gönülsüz şekide bu muğlak alana giriyorum, çünkü bu haftanın öyküsünde bir seri katil var. Hem de sadece birkaç cinayetin faili olarak değil, 1960’ların Amerika’sında müzik, Hollywood, karşı kültür, kıyamet fikri ve şiddetin birbirine karıştığı çok daha büyük bir öykünün ortasında boy gösteriyor: Charles Manson ve onun adıyla özdeş hale gelmiş iki sözcük. “Helter Skelter”...
Charles Manson ve “Aile”
“Helter Skelter” İngilizce’de ‘Karışık, kaotik, allak bullak” anlamına geliyor. Sözcüğün ilginç bir kullanımı daha var. İngiltere’deki lunaparklarda bulunan spiral kaydıraklar için de kullanılıyor. The Beatles’ın 1968 tarhli “Helter Skelter” şarkısı da adını bu kaydıraklardan alıyor.
Charles Manson’ın kriminal profilinden yukarıda da açıkladığım nedenlerden dolayı bahsetmeyeceğim. Ancak, Manson’ın grubuna “The Family” (Aile) adını neden koymuş olabileceğini konuşmak gerekiyor. Bu adın seçilmesinin ardında belli ki, üyelerinin aralarındaki ilişkiye işaret etmesi olmalı. Grubun sosyolojik yapısı da ad ile örtüşüyor.
Grubun üyeleri, aralarındaki ilişkiyi açıklamak için doğrudan ailevi kavramlar kullanmışlar. Örneğin, Susan Atkins – ki kendisi yeni dini hareketin ve terör örgütünün en kötü şöhretli kadın üyelerinden biri – Manson ile yaşayan diğer üyeleri “çocuklar” (kids) olarak nitelendirmiş; Manson’ı ise kendilerinin “babası, lideri ve aşkı” olarak tanımlamış. Gruptakiler arasında biyolojik bir bağ bulunmamasına rağmen, ilişkiler geleneksel bir aile yapısını taklit........
