menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir kitabın izinden: “Bu Dünyadan Nâzım Geçti”

14 0
18.01.2025

“Bu Dünyadan Nâzım Geçti” * adlı eser, Vâlâ Nureddin’in 1921 yılında Nâzım Hikmet ile birlikte Millî Mücadele’ye katılmak amacıyla gerçekleştirmiş olduğu yolculuğun zengin ve etkileyici hikâyesini gün yüzüne çıkarır. Bu serüven, ulusal kurtuluşun sağlanması adına verilen mücadelenin yanı sıra, dönemin siyasi atmosferine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Yazar, bu süreçteki deneyimleriyle, hem Nâzım Hikmet’in hem de kendisinin mücadele ruhunu ve idealleriyle şekillenen toplumsal dayanaklarını ustalıkla aktarır.

Nâzım Hikmet ve yakın dostu Vâlâ Nureddin’in Ocak 1921’de başlayan yolculuğu, onları hem Anadolu’ya hem de Kafkasya’ya götürerek hayatlarında yeni bir dönemin kapılarını araladı. İstanbul’dan yola çıkıp önce İnebolu’ya Ankara’ya, Sonra Bolu ve oradan Tiflis ve Batum’a uzanan bu serüvende, Ahmet Cevat ve Şevket Süreyya Aydemir gibi isimlerle tanışmaları, dostluklarının ve düşünce dünyalarının derinleşmesini sağladı. Nihayetinde Moskova’ya ulaşan bu dört arkadaş, iç savaşın zorluklarıyla yoğrulmuş topraklardan geçerek yeni bir başlangıca adım attılar. Nâzım Hikmet’in hayatı, sadece Türkiye’de değil, dünya çapında birçok biyografiye konu oldu ve onun hikâyesi her yıl yeni kitaplarla yeniden anlatılmaya devam ediyor. Ancak, özellikle Moskova’da geçirdiği yıllar hala gizemini koruyor ve bu döneme dair bilgiler sınırlı kalıyor.

Osmanlı ve Rus imparatorluklarının sınırlarının bir dönem oldukça geçirgen olması, farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesine olanak tanırken, bu sınırları aşan tüccarlar, hacılar ve öğrenciler gibi gruplar, her iki tarafın da tarihine renk kattı. Nâzım’ın hikâyesi de işte bu hareketli coğrafyanın ve dönemin bir yansıması olarak, derin bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Birinci Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarında Rus-Osmanlı sınırı sivillere kapalıydı ve bu durum, bölgeler arası etkileşimi neredeyse tamamen durdurmuştu. Ancak, 1917 Şubat Devrimi’nin ardından savaşın sona ermesiyle birlikte bu sınır üzerindeki baskılar hafifledi ve eski hareketlilik yeniden canlandı. İnsanlar, geçmişte olduğu gibi sınır ötesinde yeniden bağlantılar kurmaya, ticaret yapmaya ve fikir alışverişinde bulunmaya başladılar. Bu dönemde, Nâzım Hikmet ve arkadaşlarının yanı sıra Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) bir araya gelen Türk komünist topluluğu da dikkat çekici bir şekilde gelişti. Bu topluluk, hem ideolojik hem de kültürel açıdan birbirinden farklı bireylerin ortak bir amaç etrafında buluştuğu bir alan haline geldi. O dönemin bu canlı atmosferi, yalnızca politik bir dönüşüm değil, aynı zamanda sınırları aşan dostlukların ve dayanışmanın da habercisiydi.

Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi, yalnızca bir eğitim alanı değil, aynı zamanda bir düşünce ve dönüşüm merkezi olarak da büyük bir öneme sahipti. Burada eğitim gören bireyler, sadece teorik bilgiyle donanmakla kalmayıp, aynı zamanda bu bilgiyi pratikle birleştirerek toplumsal değişim için güçlü bir zemin oluşturdu. Üniversitenin sağladığı bu ortam, Türk solunun gelişiminde önemli bir rol oynadı ve ilerici fikirlerin yayılmasına katkıda bulundu. O dönemde yetişen bireylerin fikirleri ve eylemleri, toplumsal yapıda derin etkiler yaratırken, bu miras günümüzde de sol düşüncenin temel taşları arasında yer almaya devam ediyor.

Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin’in Moskova’ya uzanan yolculuğu, gençlik heyecanı, idealler ve dönemin koşullarıyla şekillenmiş bir hikâyedir. İstanbul’dan ayrıldıklarında, her ikisi de ideolojik olarak komünizme uzak, daha çok milliyetçi düşüncelerle yoğrulmuş iki genç şairdi. Ancak o dönemde Bolşeviklerin Doğu halklarına yönelik stratejileri, özellikle Bakü’de düzenlenen Doğu Halkları Kongresi ve Türkiye Komünist Partisi’nin kuruluşu gibi adımlar, gençlerin dikkatini çekmişti. Moskova, onlar için hem bir öğrenme merkezi hem de yeni bir ideolojik dünyaya adım atabilecekleri bir durak oldu. Bu yolculuk, tesadüfler ve karşılarına çıkan fırsatlarla şekillenirken, aynı zamanda onların hayatlarında derin izler bırakan bir deneyime dönüştü. Nâzım ve Vâlâ’nın bu süreçteki dönüşümleri, hem kişisel gelişimleri hem de Türkiye’deki edebiyat ve düşünce dünyası üzerinde etkili oldu.

Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nureddin’in İstanbul’dan Moskova’ya uzanan yolculukları, hem edebiyat hem de tarih açısından oldukça ilgi çekici bir hikâye sunar. Bu yolculuğu anlatan kaynaklar arasında genelde üç önemli eser öne çıkar: Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam, Vâlâ Nureddin’in (Vâ-Nû) 1963’te yayımladığı Bu Dünyadan Nâzım Geçti ve Nâzım Hikmet’in 1964’te yazdığı Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim kitabı. Her biri bu hikâyeye farklı bir bakış açısı kazandırır ve okuyuculara değerli bilgiler sunar. Ancak bu eserlerin, yazarlarının kendi perspektiflerini ve yorumlarını da beraberinde getirdiğini unutmamak gerekir. Bu farklı bakış açıları sayesinde, Nâzım ve Vâlâ’nın Moskova’ya uzanan serüvenini daha zengin bir şekilde anlamak mümkün olur. Her biri, dönemin ruhunu ve bu iki önemli şahsiyetin dünyasını anlamak için birer kapı aralar.

Hepsi aşağı yukarı aynı zamanda, anlattıkları olayların gerçekleşmesinden yaklaşık otuz ila kırk yıl sonra yazılmıştır. Nâzım’ın Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim olarak bilinen kitabını kaynak olarak kullanmak özellikle yanıltıcı olabileceğinin altını çizmek gerekiyor. Çünkü bu kitap her zaman kahramanı “Ahmet”in Nâzım Hikmet’inkine neredeyse tıpatıp benzeyen bir yaşam sürdüğü bir “roman” olarak pazarlanmıştır.

İnebolu’dan başlayıp Kastamonu ve Çankırı üzerinden Ankara’ya uzanan yol, yakın dönem Türk düşünce tarihinin efsanevi yollarından biri olmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında pek çok yurtsever yazar, İtilaf Devletleri’nin işgali altındaki İstanbul’dan gemiyle ayrılıp Karadeniz’in küçük limanı İnebolu’ya vardıktan sonra beş-altı gün süren bu yolculukta ilk kez Anadolu gerçekliğiyle tanıştı. Daha önce vatanseverlik ve Türklük gibi kavramların şiirden ya da soyut siyasal ideallerden türemiş yüce duygular olduğu pek çok kişi, artık kendilerini “anavatan Anadolu” olarak kazanmaları gereken yabancı bir Anadolu ile karşı karşıya buldu.

Vâlâ Nureddin ve Nazım Hikmet’e Adnan Adıvar referans oluyor Ankara’ya gitmeleri için. 1 Ocak 1921 tarihinde Sirkeci rıhtımından hareket eden Yeni Dünya Vapuru Zonguldak’a vardı. Oradan Anadolu’ya geçisin bekleme noktası olan İnebolu’ya geçti. Birlikte geldikleri Yusuf Ziya’ya daha önce Alemdar Gazetesi’nde yazmış olmasından ötürü, Faruk Nafiz’e de Damat Ferit’ten nişan almış olmasından ötürü izin verilmedi.

Vâlâ Nureddin ve Nazım Hikmet, Adnan Adıvar’ın referansıyla yola çıktılar. 1 Ocak 1921’de Sirkeci rıhtımından hareket eden Yeni Dünya Vapuru, Zonguldak’a uğradıktan sonra İnebolu’ya geçti.

Burada Anadolu’ya geçiş için beklemeleri gerekiyordu. Ama birlikte geldikleri Yusuf Ziya’ya, Alemdar Gazetesi’nde yazdığı için, Faruk Nafiz’e de Damat Ferit’ten nişan aldığı için izin verilmedi.

Nâzım Hikmet, İnebolu’da hayatını değiştirecek bir dönemece girer. Ankara’dan geçiş izni beklerken tanıştığı Spartakistler, ona yeni ufuklar açar. Onlarla yaptığı sohbetlerde Marksizm, komünizm ve sosyalizm gibi kavramlarla tanışır; bu fikirler, onun düşünce dünyasında derin izler bırakır. O zamana kadar belki de sadece bir şair olarak yoluna devam etmeyi planlayan Nâzım, bu yeni ideolojilerle birlikte hayatına yeni bir anlam katar. Spartakistlerin anlattığı bu fikirler, onun için yalnızca bir bilgi değil, aynı zamanda bir mücadele çağrısı olur. Bu karşılaşma, Nâzım’ın ömrü boyunca sürecek olan adalet ve eşitlik mücadelesinin ilk kıvılcımıdır.

Nâzım ve Vâlâ Nureddin’in seyahatlerini kolaylaştıran, ayrıcalıklı aile geçmişleriydi. Her iki arkadaş da Osmanlı devletine hizmet geçmişleri olan, aşağı doğru hareket halinde olsalar da seçkin ailelerden geliyorlardı. Özellikle varlıklı değillerdi Nâzım’ın babası, okul ücretini karşılayamadığı için oğlunu saygın Galatasaray Lisesi’nden almak zorunda kalmıştı. Ama Nâzım ve Vâlâ Nureddin yine de geç imparatorluk İstanbul’unun orta sınıfı denebilecek bir kesimin parçasıydılar. Nâzım ve Vâlâ Nureddin’in babalarının her ikisi de devlet memuruydu ve aileleri ekonomik açıdan zengin olmasa da, gerektiğinde yardım için devlet hizmetinde çalışan çok sayıda arkadaş ve akrabadan yardım alabiliyorlardı.

Ankara’dayken Matbuat Umum Müdürü Muhittin Birgen’in ziyarete giderler. Muhittin Birgen’in baldızı Nüzhet Hanım, Nâzım Hikmet’in ileride ilk eşi olacaktır. Nüzhet Hanım, on bir yaşından yirmi yaşına kadar Muhiddin Birgen’in himayesinde yaşamıştır.

Cepheye gitme izni alamayan Vâlâ Nurettin ve Nâzım Hikmet, Muhittin Birgen’in önerisiyle gençleri milli mücadeleye katılmaya çağıran ve onları Ankara’ya davet eden bir şiir kaleme almışlardır. Bu şiir, dönemin ruhunu yansıtan ve gençliği harekete geçirmeyi amaçlayan bir çağrı niteliği taşımaktadır. Muhittin Birgen’in şiiri beğenip 10 bin adet bastırarak dağıtması, mecliste tartışmalara yol açmıştır. Padişah yanlıları şiirin içeriğine itiraz........

© Gazete Manifesto