menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sirenlerin Çağrısı: Dikkatimizi kim yönetiyor?

18 0
10.07.2026

Sabah gözlerimizi açtığımızda güne gerçekten kendimiz mi başlıyoruz?

Bu soruyu ilk bakışta tuhaf bulabilirsiniz. Sonuçta hepimizin sabah rutini aşağı yukarı aynı. Alarm çalıyor, telefonu elimize alıyoruz, saat kaç olmuş diye bakıyoruz. Ardından çoğu zaman farkında bile olmadan ekranda küçük bir yolculuk başlıyor. Gece gelen e-postalar, bir arkadaşın mesajı, haber bildirimleri, sosyal medya akışı, hava durumu, takvim… Henüz yataktan kalkmadan zihnimiz onlarca farklı uyarana dokunmuş oluyor.

Günün en önemli kararları da daha kahvemizi bile içmeden verilmiş oluyor.

Çünkü bu uyaranlar ile karşılaştığımız o ilk birkaç dakika, aslında günün geri kalanını kimin yöneteceğine karar veriyor. Dikkatimizin mi? Yoksa dikkatimizi isteyen dünyanın mı?

Bu durumu yalnızca sabah yaşamıyoruz. Bir toplantının ortasında masanın üzerinde duran telefonun ekranı aniden aydınlanıyor. Kimse telefonu eline almıyor belki ama masadaki herkesin gözleri istemsizce o tarafa kayıyor. Akşam yemeğinde çocuğu okulda yaşadığı heyecanlı bir olayı anlatırken, anne ya da baba "Bir saniye..." diyerek telefonuna bakıyor. O bir saniye çoğu zaman otuz saniyeye, bazen birkaç dakikaya dönüşüyor. Sohbet kaldığı yerden devam ediyor gibi görünse de aslında devam etmiyor. Çünkü dikkat, çoktan masadan kalkmış oluyor.

İlginç olan şu ki, bütün bunlar bize artık normal geliyor. Çağımızın en büyük sorunu, dikkatimizi kaybetmeyi sıradanlaştırmış olması. İnsanlık tarihi boyunca dikkat hiçbir zaman bu kadar değerli olmamıştı. Bugün bilgiye ulaşmak için büyük kütüphanelere gitmemiz gerekmiyor. Dünyanın en iyi üniversitelerinin dersleri, en önemli araştırmaları ve milyonlarca kitap birkaç dokunuş uzağımızda. Bilgi hiç olmadığı kadar bol. İletişim hiç olmadığı kadar hızlı. Teknoloji hiç olmadığı kadar güçlü.

Buna rağmen kendimizi giderek daha sık aynı cümleleri kurarken buluyoruz.

"Eskisi gibi kitap okuyamıyorum."

"Bir filme sonuna kadar odaklanamıyorum."

"Telefonu neden elime aldığımı unutuyorum."

"Düşünmeye fırsat bulamıyorum."

Sorun aslında bilgi eksikliği değil. Tam tersi bilginin fazlalığı. Daha da önemlisi, dikkatimizi dağıtan seslerin hiç olmadığı kadar yükselmiş olması.

Bir zamanlar şehir meydanlarında tellallar vardı. Sonra gazeteler geldi. Ardından radyo, televizyon ve internet... Her yeni iletişim aracı, insanlığın ufkunu genişletti. Fakat aynı zamanda zihnimize ulaşmak isteyen seslerin sayısını da artırdı. Bugün o sesler artık dışarıdan gelmiyor. Cebimizde taşıdığımız küçük ekranların içinden bize sesleniyor.

Bu sesleri nasıl azaltacağımızı düşünürken, birkaç hafta önce okuduğum bir kitap zihnime uzun zamandır hiçbir kitabın yapmadığı bir şeyi yaptı. Bana yeni bilgiler öğretmekten çok, her gün yaşadığım ama artık fark etmediğim bir gerçeği yeniden gösterdi.

MSNBC sunucusu ve gazeteci Chris Hayes'in Penguin Press tarafından yayımlanan The Sirens' Call: How Attention Became the World's Most Endangered Resource (Sirenlerin Çağrısı: Dikkat nasıl en çok tehlike altındaki kaynağa dönüştü?) adlı kitabı, ilk bakışta teknoloji ve sosyal medya üzerine yazılmış güncel bir çalışma gibi görünüyor. Sayfalar ilerledikçe anlıyorsunuz ki Hayes dikkatimizi teknolojiye çekmeye çalışmıyor, insanlık tarihinin en eski mücadelelerinden birini yeniden anlatıyor. 

Dikkat mücadelesini.

Kitabın daha ilk sayfalarında beni durduran bir sahne var. Hayes, altı yaşındaki kızıyla birlikte kitap okurken cebindeki telefonun kendisini sürekli çağırdığını anlatıyor. Bu hissi tarif ederken de Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi romanındaki Gollum'un yüzüğünü hatırlatıyor. Romanda Gollum, büyülü yüzüğün etkisine öylesine kapılır ki onu yalnızca bir nesne olarak değil, "kıymetlim" diye seslendiği vazgeçilmez bir tutku olarak görmeye başlar. Yüzük, sahibini sürekli kendine çağıran, ondan uzak kalmasına izin vermeyen görünmez bir çekim gücüne dönüşür. Hayes'in telefonu da böyle bir işleve sahipti. Cebinde duran sıradan bir cihaz olmaktan çıkmış, dikkati sürekli kendine çeken görünmez bir mıknatısa dönüşmüştü. O satırları okurken istemsizce gülümsedim. Çünkü sanırım hepimiz cebimizde küçük bir yüzük taşıyoruz. Sorun telefonu elimizde tutmamız değil. Telefonun zihnimizde ne kadar yer tuttuğu.

Hayes kitabını, Amerikalı filozof ve psikolog William James'in bugün bile güncelliğini koruyan şu cümlesi üzerine inşa ediyor:

"My experience is what I agree to attend to."

Türkçesiyle;

"Deneyimim, dikkat etmeyi seçtiğim şeylerin toplamıdır."

Bu cümle ilk bakışta oldukça basit görünüyor. Oysa biraz üzerinde durduğunuzda hayatın tamamını başka bir gözle okumaya başlıyorsunuz. Eğer deneyimlerimiz dikkatimizi verdiğimiz şeylerden oluşuyorsa, dikkatimizi kaybetmek yalnızca odaklanma sorunu değildir. Hayatımızın bir bölümünü de başkalarına teslim etmek anlamına gelir. Kitabı okurken beni en çok etkileyen şeylerden biri de buydu.

Şimdi geldiğimiz sonuca bakalım nereye ulaştık; çağımızın en büyük problemi zaman yönetimi değil. Dikkat yönetimi.

Kitap, şaşırtıcı bir şekilde Silikon Vadisi'nde ya da bir teknoloji şirketinde başlamıyor. Yaklaşık üç bin yıl önce yazılmış bir destanla açılıyor. Homeros'un Odysseia'sı ile. İlk anda bu tercih insana tuhaf geliyor. Yapay zekadan, algoritmalardan ve sosyal medyadan söz eden bir kitap neden Antik Yunan'a dönsün ki?

Hayes'in cevabı oldukça çarpıcı.

Çünkü teknoloji değişmiş olabilir, ama insan zihni büyük ölçüde aynı kaldı. Sirenlerin sesi bugün farklı araçlarla bize ulaşıyor olabilir; ancak o sesi duyan beyin, üç bin yıl önce Odysseus'un taşıdığı beyinle aynı zaaflara, aynı meraka ve aynı kırılganlığa sahip. Kitabı okurken beni en çok düşündüren de bu oldu. Çağımızın en büyük yanılgısı, yaşadığımız sorunların yeni olduğunu sanmamız. Bana göre yeni olan sorunlar değil araçlar. Eski olan ise insan. İnsan, her çağda dikkatini çekmeye çalışan seslerle yaşadı.

Sadece Sirenler değişti.

Odysseus ve Sirenler: İnsanlığın ilk dikkat hikâyesi

Yaklaşık üç bin yıl önce Homeros, bugün hâlâ insanlığın en büyük destanlarından biri kabul edilen Odysseia'yı yazarken, bir gün insanların ceplerinde taşıdığı telefonlardan, sosyal medya algoritmalarından ya da yapay zekadan habersizdi. Buna rağmen anlattığı hikâye, bugünü anlamak için elimizdeki en güçlü metaforlardan birine dönüştü.

Troya Savaşı sona ermişti. On yıl süren savaşın ardından İthaka Kralı Odysseus, evine dönmeye çalışıyordu. Ancak eve giden yol, savaş meydanından daha tehlikeliydi. Yolculuğu boyunca devlerle, fırtınalarla, tanrıların öfkesiyle ve deniz canavarlarıyla karşılaştı. Fakat bütün bu engeller arasında biri vardı ki ne kılıçla yenilebilirdi ne de güç kullanılarak aşılabilirdi. Çünkü bu düşman saldırmıyordu. Şarkı söylüyordu.

Odysseus'un yolculuğunun en kritik duraklarından birinde karşısına büyücü tanrıça Kirke çıkar. Ona önünde Sirenlerin yaşadığı bir adanın bulunduğunu söyler ve çok önemli bir uyarıda bulunur. Sirenlerin sesi o kadar büyüleyicidir ki onu duyan hiçbir denizci yoluna devam edemez. Gemisini kıyıya........

© Forbes Türkiye