Hakikat Tekeli mi, Kavramsal Bir Hapishane mi: Bülent Şenay’ın “Etki Ajanlığı” Anlatısı Üzerine Bir Eleştiri
Kıymetli Bülent Şenay Hoca bir telefon sohbetimizde, benim bir yazımla ilgili bir “reddiye” yazmayı düşündüğünü ama fırsat bulamadığını söylemişti. Ben de bundan memnun olacağımı, her türlü eleştiriye açık olduğumu söylemiştim.
Hocanın Fikir Coğrafyası’nda yayınlanan “Etki Ajanlığı, Self-Oryantalizm ve İslamsız Türklük” başlıklı son yazısını okuyunca sürpriz yapıp ondan önce davranarak ben ona bir eleştiri yazısı yazayım dedim.
Hocamız, oldukça yüklü bir terminolojiyle ördüğü metnini, savunmacı ve gelenekçi bir perspektiften bakarak yazmış.
“Etki ajanlığı” ve “self-oryantalizm” kavramları üzerinden Türkiye’nin düşünce dünyasına dair kapsamlı bir panorama sunuyor.
Hocamızın toplumsal hafıza ve özgün kavram inşası konusundaki hassasiyetlerini kıymetli bulmakla birlikte, metinde kullandığı bazı tanımlamaları ve olaylara yaklaşım biçimini, daha geniş bir perspektiften tartışılmaya muhtaç görüyorum.
Dikotomiler Varlık Tasavvurunun Çözünürlüğünü Düşürür
Bülent Şenay Hoca, yazısında dünyayı dikotomiler üzerinden okuyor.
Eleştirileri bazen Müslümanlar-Gayrimüslimler (Kafirler), bazen Türk ulus devleti-Dış güçler ikilemi üzerinden yürüyor.
Türkiye’de fikir serdeden insanları da yine oldukça keskin bir dikotomi üzerinden giderek “bizimkiler” ve “mankurtlaşanlar” şeklinde ikiye ayırıyor.
Ancak bu, varlığın nüanslarını, renklerini, inceliklerini gözden kaçırmamıza sebep olabilecek “toptancı” bir yaklaşım.
Artık iyice küreselleşmiş olan modern dünyanın iç içe geçmiş kültürel ve entelektüel yapısını ıskalamamak için böyle tasniflerden kaçınmakta fayda var.
Mesela evrenselliği sadece “laik bir dayatma” olarak görmek, insanlığın ortak birikimini reddetme tehlikesini beraberinde getiriyor.
“Adalet”, “insan hakları”, “başkalarının hukukuna riayet”, “eşitlik” gibi evrensel kavramlara sırt dönmek doğru değil.
Bir düşüncenin “dış kaynaklı” olmasının onu otomatik olarak “espiyonaj” nesnesi yapmayacağını da not etmek lazım.
Ulus devletin katı sınırlarından bakacak olursak, Türkler için İslam inancının kaynağı dahi coğrafi olarak “yerli ve milli” değil. Ancak bin yılı aşkın Müslümanlığımızı, yabancı bir gücün başarılı “espiyonaj” faaliyeti olarak değil, gönüllü bir epistemik ve kalbi tercih olarak okuyoruz. Bugün Müslümanlığımız sürdürmemizi Arapların ya da İranlıların başarılı “espiyonaj” çalışmalarının bir neticesi olarak görmüyoruz! Öyleyse bugün farklı düşüncelere yönelen bireyleri neden hemen ‘etki ajanı’ parantezine alıyoruz?
Dünyayı bu şekilde okumak, Türkiye’yi kendi içine kapalı, dış dünyayla sadece “tehdit” üzerinden ilişki kuran bir entelektüel gettoya hapsetme sonucunu doğuruyor.
Entelektüel Etkileşim mi, Stratejik Tehdit mi?
Yazıda, sosyolojik perspektiften ziyade güvenlik perspektifinden ele alınan “etki ajanlığı”, ağırlıklı olarak dış merkezli bir espiyonaj faaliyeti olarak tarif edilmiş.
Günümüzün küresel iletişim imkanlarıyla herkes her fikre kolaylıkla ulaşabiliyor. Böyle bir dünyada, ulus devletleri yönetenlerin benimsedikleri ile uyuşmayan fikirleri dinleyip onlara itibar eden herkesi espiyonajla suçlamak demokrasi ve insan hakları açısından oldukça problemli.
Bugünün kanaat önderleri veya dijital etkileyicileri (influencer’ları), her zaman stratejik -ve şeytani- bir planın parçası olmak zorunda değil. Bunlar serbestleşen küresel düşünce ikliminin ya da zamanın ruhunun doğal bir sonucu olarak ortaya çıkıyor ve çoğu zaman ticari motivasyonlarla, gizli bir ajandaları olmaksızın kitlelere ulaşıyorlar.
Bu durumu her defasında bir “dış güçler” kurgusu üzerinden okumak, toplumun kendi iç dinamiklerini ve birer özne olan insanların bireysel tercihlerini göz ardı etme riski taşıyor.
İnsanlar devleti yönetenlerden farklı düşünebilirler. Bunun için illa “satılmış” olmak gerekmiyor!
Bir sanatçının veya düşünürün evrensel kavramlarla konuşması, mutlaka kendi köklerinden koptuğu anlamına gelmez. Bu bilakis, yerel olanı evrensel bir dille yeniden yorumlama çabası olarak bile görülebilir.
Diyaloğu “teslimiyet” olarak değil, bir zenginleşme imkânı olarak değerlendirmek daha kapsayıcı bir yaklaşım olacaktır.
Teorik Mirasın Tarihselliği: Said ve Wallerstein Sonrası Dünya
Şenay’ın........
