İbn Haldun ve Laik Devletin Sessiz Mantığı
İran birkez daha karıştı. Öyle anlaşılıyor ki, bu ne ilk ne de son karışıklık olacak, eğer rejim bunu da atlatırsa. İran'daki teokratik düzen ayakta kalabilir mi, yoksa taşıdığı iç çelişkiler nedeniyle yıkılmaya mı mahkum? Bu konuda bugün her görüşten ses ve her kalemden yazıya rastlıyoruz. Onun için bu yazıda biz modern çağların kafa karışıklığının etrafından dolaşarak klasik çağların bir büyük müslüman düşünürüne müracat etmek istedik: İbn Haldun (1332-1406).
İbn Haldun denince çoğu kişinin aklına “asabiyet”, devletlerin yükselişi ve çöküşü ya da tarih felsefesi gelir. Oysa Mukaddime dikkatle okunduğunda, bugün “laik devlet” diye adlandırdığımız fikre şaşırtıcı derecede yakın bir siyaset anlayışının da bu metinde filizlendiği görülür. İbn Haldun modern anlamda bir laiklik savunucusu değildir; fakat din adamlarının devleti yönetmemesi gerektiğine dair gerekçeleri, bugünkü laikliğin mantıksal çekirdeğini açık biçimde ortaya koyar.
İbn Haldun’un temel çıkış noktası şudur: Devlet, ahlâkî bir idealin değil, toplumsal zorunlulukların ürünüdür. İnsanlar birlikte yaşamak zorundadır; birlikte yaşamak ise düzen, otorite ve yaptırım gerektirir. Bu düzeni ayakta tutan şey dinî bilgi değil, güç ilişkileri, asabiyet, tecrübe ve dengedir.
Din ise başka bir alana aittir. Din, insanın öte dünya ile ilişkisini düzenler; ahlâk üretir, anlam ve sınır çizer. Bu iki alanın mantıkları farklıdır. İbn Haldun’a göre sorun, bu iki alanın birbirine karıştırılmasıyla başlar.
İbn Haldun’un ulema hakkındaki eleştirisi serttir ama sistematiktir. Ona göre âlimler:
Oysa siyaset tam tersini ister. Siyaset tekil olaylarla, benzersiz krizlerle, kişilere ve zamana göre değişen güç dengeleriyle ilgilenir. Bu yüzden İbn Haldun, âlimlerin hükümdarlara verdikleri siyasal öğütlerin çoğu zaman yanıltıcı olduğunu söyler. İyi siyasal akıl, teorik derinlikten değil; hayat tecrübesi, sağduyu ve bağlam sezgisinden doğar. Bu nedenle en isabetli siyasal tavsiyelerin, “orta zekâlı ama tecrübeli sıradan insanlardan” geldiğini özellikle vurgular.
Bu tespit, modern kulağa kışkırtıcı gelse de İbn Haldun’un amacı entelektüel karşıtlığı değil, alan ayrımını savunmaktır.
İbn Haldun’a göre din adamlarının devlet işlerine karışması iki sonuç doğurur ve ikisi de olumsuzdur:
Bu durum hem dini hem devleti yıpratır. Din, iktidarın meşruiyet aparatına dönüşür; devlet ise hesap vermez olur. İbn Haldun’un tarihsel gözlemi nettir: Devletler zayıfladıkça dine daha fazla yaslanır. Bu, bir güçlenme işareti değil, çöküş belirtisidir.
Hayır. İbn Haldun, İslam’ın ilk dönemini bir istisna olarak görür. Peygamber dönemi ve hemen sonrasındaki dört halife dönemi, ona göre doğrudan ilahî müdahalenin söz konusu olduğu olağanüstü bir dönemdir. Ancak bu durum tarihte tekrar edilemez. Bu nedenle erken dönem teokrasisini sonraki yüzyıllara model olarak taşımak, İbn Haldun’a göre tarih bilgisinin inkârıdır.
Onun yaptığı şey, kutsal bir geçmişi idealize etmek değil; dünyevî siyasetin nasıl işlediğini soğukkanlılıkla analiz etmektir.
İbn Haldun “laik devlet” terimini kullanmaz. Kaldı ki, bu ve benzeri siyasi tabirler kendinden dört yüzyıl sonra ortaya çıkmıştır. Ama şu ilkeleri açıkça savunur:
Bu çerçeve, modern laikliğin özüne çok yakındır: Din ile devletin düşmanlığı değil, işlevsel ayrılığı.
İbn Haldun’un uyarıları, yalnızca Ortaçağ İslam dünyasına değil, günümüze de seslenir. Din adına konuşan siyasetçilerin arttığı, siyasetin kutsallaştırıldığı her toplumda aynı riskler ortaya çıkar: Hesap vermezlik, dogmatizm ve çürüme.
İbn Haldun’un dehası şuradadır: O, dini dışlamadan dünyevî siyasetin kurallarını savunur. Bu yönüyle ne katı bir sekülaristtir ne de teokrat. Ama şunu çok iyi bilir: Din adamlarının devleti yönettiği yerde ne din güvende olur ne devlet.
Belki de bu yüzden, aradan altı yüzyıl geçmesine rağmen Mukaddime hâlâ rahatsız edici derecede günceldir.
Ülkemizde din ve siyaset ilişkisi her tartışıldığında Hıristiyanlığın daha doğuştan din-devlet ayrımına yatkın bir din olduğu, bireysel bir ahlak vazettiği,........
