Kötülüğün Sıradanlaşmasından Kötülüğün Güzellemesine
Kötülüğün “sistematik” ve “kurumsal” bir hâle gelmesinin 20. yüzyılda olduğunu söyleyebiliriz. Daha önceleri kötülük vardı fakat kurumlaştığı söylenemez. Adına “felaketler, bunalımlar, çöküş” çağı denilen süreçte “modern” rejimler; savaş suçları, soykırımlar vb. baskılarla insanlara karşı sistematik kötülükleri işlemişlerdir. Sistematik veya kurumsal kötülük bir rejim veya yönetimin (Stalin, Mao, Mussolini, Hitler, Franco, de Gaulle) sistematik ve mekanik biçimde, adına "devlet suçları" denilebilecek icraatlar meydana getirdiler. Diktatör yönetimler kötülüğü, ideolojik, kurumsal hale getirerek devleti "kötülük bürokrasisi"ne dönüştürdüler. Nitekim Hannah Arendt; totaliter, despotik yönetimlerin sergilediği performansı "kötülüğün banalliği" teorisi ile açıklamıştır. Kötülük, sadece yönetimlerin değil sıradan insanların işi haline gelmiştir. Totaliter rejimlerde bireyler, insani değerlere yabancılaşarak kötülük yapmayı bir vazife olarak görür. Zira kurumsal bir düzen ve ideolojik çerçeveye dayanan siyasi atmosfer, bireysel arzu ve öfkeleri tetikleyerek kötülüğü tarz edinir. Irak, Libya, Suriye, Yemen, Mısır gibi ülkelerdeki diktatör örnekleri (Saddam, Kaddafi, Esed/ler, Ali A. Salih, Mübarek-Sisi) daha önce adı sayılan diktatörlerin batı dışında inşa edilen kötü taklitleridir. Ancak "taklit despotların" zulmünün, asıllarını aştığına şahit olduk.
Kötülüğün sıradanlaştığı yerin adı Suriye, kötülüğü kendinde doğallaştıran Esed oldu. Baba Hafız döneminde Hama katliamı, hapse atma, işkence, adalet mekanizmalarındaki rüşvet ve haksızlıklar yaşandı. Oğul Esed zamanında savaş sırasında -14 yıl- sistematik işkenceler, varil bombaların ve kimyasal silahların kullanılması, şiddet, tecavüz gibi insan hakları ihlalleri meydana geldi. Ne kadar toplu mezar çıkacağını şu an dahi kestiremiyoruz. Esed rejimi, katliamlarını siyasi bir strateji ve sistematik olarak kullandı. Diğer yönetimler-toplumlar tarafından bölgenin doğruluk ve gerçekliği olarak yorumlanarak Esed rejiminin yaptıkları normalleştirildi. Suriye’de olan bitenler ideolojik körlük, mikro faşizmle, mezhepçi dogmatiklik ve kurumsal kötülük normalleştirildi. İnsanların çoğunda Suriyelinin dirisine de ölüsüne de saygısızlık oluşturuldu. Çıkarlarla örülü bir rejimi, yapıyı ayakta tutmak için toplu infazlar, sınırları kapatmak, mülteciler üzerinde kitlesel baskılar meşru olarak görülmüştür.
21. yüzyıldaki en büyük sistematik kötülüğün ve soykırımın en korkunç örnekleri, Suriye ve Gazze’dir. Vesayetçi temele dayanarak milyonlarca insanın öldürülmesi ve sürülmesi kurumsal bir politika haline getirildi. Kendine muhalif olan ne varsa sürme, hapsetme, işkence, tecavüz, öldürmeyi strateji ve yöntem haline getirdi. Hâlâ bu stratejinin meydana getirdiği enkazın ve kötülüğün farkında olmayan çok sayıda insan var. Baudrillard “Gerçekliği kazanmamız için gerekirse kanın aktığı yere gidip gerçekliği yeniden kendimiz için kazanmamız gerekir.” diyordu. Kameraların yansıttığı yetmiyor gitsek de yetmeyecek görünüyor. Bu tür hadiseler aydınlanmanın, modernitenin insan onuru, özgürlük, eşitlik ve adalet gibi kavramlarının gerçekliği ile değil simülasyonu ile karşı karşıyayız. Kant’ın "insanın asla bir araç olarak kullanılmaması" modeli, hem Gazze’de hem Suriye’de yerinde yeller esti. Bir baskı rejimi olan Esed rejimi, ayakta kalmak için her yöntemi meşru olarak gördü. Esed rejiminin insanlık onuru, özgürlük, adalet gibi temel değerlere yönelik ihlalleri karşısında Batı, birçok sınavda olduğu bu sınavda da döküldü. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki devlet yönetimi ve bir kısmını dışarıda tutarsak- toplum olarak iyi bir sınav verdik.
Esed rejiminin özgürlük, adalet, insan onuru gibi kavramlarla hiçbir zaman ilişkisi olmadı. Zira muhaberat diye bir geçeklik vardı. Rejim, Suriye’nin insan dahil her şeyini........
