Kül ve şakayık
Günler ve geceler boyunca yağdı yağmur. Uzun uzun, hiç acele etmeden. Toprağı, dalı ve bilcümle mahlukatı sırılsıklam etmeye yeminli gibi yağdı. Doyum tokum yıkandı kır çiçekleri, zeytinliklerin dibi göllendi, dereler sele döndü, nehirler denize dörtnala koştu.
Günler uzadı yağmurlarla birlikte. Dağların dumanı kapkara çöreklendi toprağın bağrına. Ova buram buram tüttü, gündüz ve gece. Toprak taze ot, yeni tomurcuklanmış gül koktu. Işkın vermiş zerdali ağacı ürperdi serinliğinden yağmurun.
Gece, yağmura ara verdiğinde bir bir yıldızlar peydah oldu gök yüzünde. Binlerce yıldız, arka arkaya, göz kırptılar. Kimi gece yarısına doğru aktı gitti bilinmezliğe, kimi şafağın ilk ışıklarına kadar feri gittikçe sönen bir lamba gibi asılı kaldı gökkubbede.
Baharın ilk günlerinde, koyunların ve keçilerin kuzulamaya başladığı dönemde geldi kara haber Çan’ın Kulfal köyüne. Uzun zamandır duydukları, komşu köylerden görüp kendilerine konduramadıkları günün bu haberle birlikte gelip çattığını anladılar.
Kimi umursamaz göründü için içine kendini yiyerek, kimi feryat figan dövündü. Hele kadınlar, hele ihtiyarlar, hele çocuklar... Gözleri kan çanağı oluncaya, sesleri boğazlarında kısılıncaya kadar ağladılar.
Kimi muhtara koştu, “Yandık muhtar! Ne yapacağız şimdi?” diye, kimi telefona sarılıp eşine dostuna yetiştirdi kara haberi. Bir çare aradılar biçareler, bir umar beklediler dört yandan, bir el uzanır sandılar, kime dert yandılarsa.
Kimse çare şudur diyemedi. Kimi, “yahu durun hele, daha ortada fol yok yumurta yok. Resmi yazı geçti mi elinize?” dedi, rahatlatmaya çalıştı köylüleri. Gün aşırı bir saatlik yolu tepip gittikleri, artık gide gele merdivenlerini aşındırdıkları devlet dairelerindeki memurlar, bürokratlar da hep aynı cümleyi tekrarladılar; “Resmi bir yazı yok daha.”
Günler, haftalar geçtikçe yaka silker oldular bu durumdan memurlar, müdürler. “Bilgim yok, yetkim yok”tan başka cümle gelmedi dillerine. Oysa, “Henüz resmi bir tebligat gelmedi bize” denmesi bile içlerindeki kederi bir nebze de olsa hafifletiyordu köylülerin. Bu yalancı ferahlıkla köylerine dönüyorlardı, yüz geri. Ahh o zalim geceler olmasa! Gece yastığa kafalarını koyduklarında o keder geldi gene adem elmalarına, gönül yaylalarına çöktü her birinin. Sıktıkça sıktı, boğdukça boğdu. Uyku dünek bilmeden sabahı zor eylediler. Gene Çanakkale’de Valiliği’nin, gene TEİAŞ’ın, gene Çevre İl Müdürlüğü’nün yolunu tuttular.
Onlar şehrin yolunu arşınlarken köylüler gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi pısıp kaldılar oldukları yere. Elleri ne işe varıyor, ne lokmaya, ne kavgaya. Bir çare bekledi biçareler, günler ve haftalar boyunca...
Birgün telefon geldi muhtara, acilen Ankara’ya TEİAŞ Genel Müdürlüğüne çağrılıyordu, azalarından iki kişi ile birlikte. Başına gelecekleri bile bile atladılar otomobile yolda bir ihtiyaç molası dışında durmadan gece çıkıp şafak vakti indiler Ankara ayazına.
Sabah çorbacısında limonlu mercimek çorbası ile körelttiler açlıklarını. Çorbacının dibindeki çay ocağında katran gibi çaylar içtiler, randevu saatini beklerken.
TEİAŞ Genel Müdürlüğü’nün uğultulu koridorlarından geçerek girdikleri geniş odada kendilerini bekleyen müdür beyin söylediği kahvelerden henüz bir yudum almışlardı ki Atatürk ve Erdoğan fotoğraflarının önünde, gerinerek yaslandığı kocaman koltuğunun içinde küçücük kalan şişman, tıknaz adam, “Kararname çıktı, haritalar netleşti. Sizin köy istimlak edilecek muhtar bey” dedi ve kahvesini höpürdetti.
İkinci yuduma elleri gitmedi köylülerin. Uzun süre ses çıkmadı ne muhtardan, ne azalardan. Kayvesinin köpüğünde gördüğü şekle dalan müdür ortalık uzun süre sessiz kalınca tedirgin oldu. Gözlerini karşısındaki köylülere dikti. Üçünün de boynu önde, gözleri fincanında gittikçe soğuyan kahvelerinde, sanki odada değiller de başka bir alemde gibiydiler.
İçinde bir yerlerde bir tel cızz etti müdürün, o da köy çocuğuydu bir zamanlar. Onun da köyü baraj suyu altın kalmıştı, bu duyguyu yakından tatmıştı. Neden sonra toparladı kendisini. “Yahu arkadaşlar bu kadar üzülmeyin. Devlet sizi evsiz barksız, yuvasız yurtsuz bırakacak değil elbet. Köyünüzün yerinden daha iyi bir yer gösterir, evinizden çok daha modern evler yapar. Hiçbiriniz aç açıkta kalmazsınız evelallah! Hem ne demişler tebdili mekanda ferahlık vardır. Değil mi?”
Kimse tek söz etmedi bu söylenenlere. Gözleri önlerinde, elleri soğumuş fincanların üzerinde, donup kalmışlardı. Neden sonra bu bungun havadan ilk muhtar sıyrıldı. Başını kaldırıp müdüre baktı, gözlerinin içine.
“Köyümüzün tamamı mı kamulaştırılacak?” diye sordu.
“Tamamı” dedi müdür. Kahvesinin son yudumunu da höpürdetti.
“Ya tarlalarımız, meralarımız, mezarlarımız?” dedi muhtar, kendinin bile zor duyduğu bir fısıltı gibi çıkıyordu sesi.
Müdür gözlerini kaçırdı. Boğazını temizledi, birkaç saniyelik duraksamanın ardından hiç uzatmadı; “onlar da” dedi.
“İyi de deremiz ne olacak? 300 yıllık köy çeşmelerimiz, ahşap oymalı camimiz, köy konağımız...”.
“Hepsi sökülüp koruma altına alınacak. Kimisi müzelere taşınacak, taşınamayanlar yıkılacak, yeni köy yerinde daha moderni ve daha büyüğü yapılacak. Siz hiç merak etmeyin” dedi müdür.
“İyi de biz nereye gideceğiz, köyümüz nereye taşınacak? Köyümüzün dört bir yanı kömür madeni. Yakınlarda gidecek bir yerimiz de yok. Yeni ev, cami, ahır, çeşme diyorsunuz, onlar nereye ne zaman yapılacak?” diye sordu muhtar. Sesi bu sefer daha yüksek, kararlı ve kendini tutmaya çalışan bir öfkenin kıvılcımları ile yüklüydü.
Müdür de gerildi, titreyen parmakları ile ritim tutarak tırtıklamaya başladı masayı.
“Orasını bilemem hemşehrim. Ben sadece özelleştirme, istimlak kısmı ile ilgileniyorum kurum olarak. Köyün geleceği ile ilgili her şeyi Çevre Bakanlığı ile halledeceksiniz”.
Tek söz etmedi muhtar, ayağa kalkıp müdürün şaşkın bakışları arasında elini sıkarak çıktı odada. Azalarda arkasından çıktı. Ayak sesleri koridorun uğultulu seslerine karıştı.
Kurumun soğuk beton binasından çıktıklarında daha saat 10 bile değildi. Boğuluyormuşçasına gökyüzüne çevirdi yüzünü muhtar. Gri bulutlarla kaplıydı başkentin göğü. İnceden bir yağmur başlamış, ayaz hızını arttırmıştı. İliklerine kadar üşüyen muhtar soğuktan değil üzüntü ve öfkeden titriyordu!...
Çavuşköy kömür ocağı oldu. Yeri nerede desen kimse gösteremez. Dereköy’ün deresi kurutuldu, evleri yıkıldı, altı üstüne getirilip kömür ocağına çevrildi. İkisi de yüzlerce yıllık köylerdi. Kadim köyler de yandı termik santralin kazanlarında.
Asmalı köy bir avuç kişi ile direnmeye çalıştı. Şakayık (Ayı gülü) dedikleri bir dernek kurarak türü tehlikede olan çiçeğe benzettikleri köylerini korumak için dört döndüler her yana.
Bugün, bir şakayık koparana 557 bin lira ceza yazan devlet, 500-600 yıllık köyleri kökünden söküp atıyor. Termik santral civarındaki köyler sıranın ne zaman kendilerine geleceğinin bilinmezliğinde, tedirgin bekliyorlar. Çan’ın, termik santrale kömür olsun diye terkedilen köyleri koca birer kömür çukuru artık. Kül depolanıyor eski evlerin, sokakların üzerine. Ne bir gül açıyor buralarda, ne bülbül şakıyor.
Kazdağının köyleri de tıpkı nesli tükenmek üzere olan şakayıkları gibi bugün. Yüzlerce yılın anılarını yükleyip denklerine göç yollarına düşüyorlar. Ata yurdundan sürgün gidiyorlar. Geride bıraktıkları evleri, camileri, çeşmeleri, ağılları ve şakayıklar maden kamyonlarının tekerleri arasında eziliyorlar, termik santral kazanlarında küle dönüyorlar...
