Türkiye futbol oynamayı son maçta hatırladı
Los Angeles’taki son maçında, skor tabelası nihayet Türkiye’nin lehine bir şey söyledi. Fakat maç bittiğinde sevinçle hesaplaşma birbirinden ayrılmadı. Dünya Kupası’ndan elenmiş bir takımın, ilk iki maçını kazanan ev sahibini yenmesi elbette kayda değerdi. Üstelik Türkiye, kupa tarihinde ilk kez geriye düştüğü bir maçı kazanmıştı. Daha önce katıldığı turnuvalarda Belçika’yı, Japonya’yı, Güney Kore’yi, İsviçre’yi yenmiş bir millî takım vardı; şimdi ev sahiplerine karşı sürdürülen o eski geleneğe ABD de eklenmişti. Ama bu kez sonuç tur getirmedi. Bu yüzden maçın anlamı, galibiyetin sevincinden çok turnuvanın bize bıraktığı sorularda saklı kaldı.
Maçın daha üçüncü dakikasında yenen gol, Türkiye’nin bu turnuvadaki en belirgin zaaflarından birini tekrar görünür hâle getirdi. Duran top savunması dağınıktı; yerleşim, temas, takip, ikinci hamle… Hepsi aynı anda eksikti. Auston Trusty’nin golü sadece erken bir skor dezavantajı yaratmadı, Türkiye’nin zihinsel olarak turnuvaya ne kadar kırılgan geldiğini de hatırlattı. Avustralya ve Paraguay maçlarında bir türlü kurulamayan güven duygusu, ABD karşısında da ilk dakikalarda ortada yoktu.
Fakat bu kez farklı olan, Türkiye’nin oyundan tamamen düşmemesiydi. Daha önemlisi, gol aramak için panik hâlinde şut sayısını kabartmaya çalışmamasıydı. İlk iki maçta Montella’nın da sürekli sığındığı gibi, rakip kalelere 62 şut atan bir takım vardı. ABD karşısında ise ilk yarım saatte gelen iki isabetli şut iki gole dönüştü. Burada mesele basit bir bitiricilik şansı değildi. Türkiye, topu doğru oyuncularla doğru bölgelerde buluşturduğunda, daha az çabayla daha fazla tehdit üretebildiğini gördü. Bütün turnuva boyunca aranan ama bir türlü başarılamadığı için sinir bozan şey de buydu.
Montella’nın o çok güvendiği istatistikler de bunu gösteriyordu. Çıktığı ilk iki maçta çektiği 62 şuttan sadece 3.6 beklenen gol değeri üreten Türkiye (şut başına 0.06 xG), ABD karşısında kaydettiği 9 şuttan 3.2 xG çıkarmıştı (şut başına 0.36 xG). Yani ortada bir şanssızlık falan yoktu. Söz konusu olan şansını kendin yaratmak ya da yaratamamaktı.
Arda’nın etrafında kurulan oyun
Hakan Çalhanoğlu’nun kulübeye çekilmesiyle ABD karşısında orta sahanın ağırlığı Arda Güler’e kaldı. Bu tercih, gecikmiş bir deney gibi durdu. Arda’nın oyunun bütün yükünü sırtlanması, klasik anlamda bir 10 numara romantizmi değildi. Topu aldığında yön değiştirdi, pas açısını büyüttü, rakibi kararsız bıraktı, Türkiye’nin hücumlarını aynı çizgide gidip gelen kısır ataklardan çıkardı. İki golde de onun imzasının olması tesadüf sayılamazdı. Yaratıcı bir oyuncu topa her temasında olağanüstü bir şey yapmak zorunda değildir;........
