Güzel kaybetmekten zor kazanmaya
Futbolda bazı şampiyonluklar puan tablosuna bakılarak anlaşılır. Bazılarıysa takvime, hafızaya, eski fotoğraflara, yarım kalmış cümlelere bakılarak. Arsenal’ın yirmi iki yıl sonra gelen Premier Lig şampiyonluğu ikinci türden. Bu zaferi anlamak için sezon boyunca atılan golleri, kazanılan maçları, duran top organizasyonlarını, savunma istatistiklerini saymak yetmez. Biraz da 2004’ten bugüne uzanan o uzun aralığa bakmak gerekir. Çünkü Arsenal bu şampiyonluğu bir sezon içinde kazanmadı. Onu yıllarca süren bir bekleyişin, tekrar tekrar yıkılıp yeniden ayağa kalkmanın, eski bir görkemin gölgesinden çıkma çabasının içinden çıkardı.
2003-04 sezonu Arsenal tarihinin en parlak anılarından biri olarak kaldı. Arsène Wenger’in namağlup takımı, İngiliz futboluna neredeyse masalsı bir iz bırakmıştı. O takımın adı bile zamanla gerçek bir kadrodan çok bir efsaneye dönüştü: Yenilmezler. Thierry Henry’nin koşuları, Dennis Bergkamp’ın zarafeti, Patrick Vieira’nın otoritesi, Robert Pires’in ince ayarı, o takımın etrafında bir altın çağ duygusu yarattı. Fakat futbolun acı tarafı da biraz burada başlar. Çok büyük bir an, ondan sonra gelen her dönemi eksik gösterebilir. Arsenal uzun süre bununla yaşadı. Bir zamanlar ne kadar güzel oynadığını hatırlayan, ama bugünü o güzelliğin yükü altında ezilen bir kulüp gibi.
Wenger döneminin son yıllarında mesele artık kupadan daha genişti. Arsenal hâlâ iyi oyuncular çıkarıyor, zaman zaman güzel futbol oynuyor, bazı büyük maçlarda parlıyor, fakat uzun yarışın sonunda hep bir şey eksik kalıyordu. Kulüp sanki geçmişteki ihtişamı hatırladıkça bugünkü yetersizliğini daha derinden hissediyordu. Emirates Stadı bu açıdan sembolik bir yere dönüştü. Highbury’nin sıcak, dar, kendine has ruhundan sonra yeni stat daha büyük, daha modern, daha parlak ama daha mesafeli görünüyordu. Arsenal da biraz öyleydi: İyi organize edilmiş, saygın, Avrupa futbolunun seçkin kulüplerinden biri; fakat şampiyonluk duygusunu yeniden üretecek ateşten yoksun.
Geçmişin gölgesinden çıkmak
Arsenal için en zor şeylerden biri geçmişi inkar etmeden ondan kurtulmayı öğrenmekti. Çünkü kulüpler tarihlerinden koparak büyümezler; ama bazen tarihe fazla uzun süre bakmak bugünü felç eder. Arsenal yıllarca Wenger’in mirasına hem şükran hem de çaresizlikle bağlı kaldı. Her yeni menajer, her yeni proje, her yeni kadro bir biçimde o eski takımın hatırasıyla ölçüldü. O ölçü ise çoğu zaman adil değildi. Çünkü 2004 yalnızca bir başarı değildi; zamanla bir mit haline gelmişti. Mitlerle yarışmak ise neredeyse imkansızdır.
Mikel Arteta’nın Arsenal’daki asıl işi belki de burada başladı. O, kulübe eski kaptanlarından biri olarak döndü; bu yüzden geçmişe yabancı değildi. Fakat menajer olarak yaptığı şey nostaljiyi yeniden canlandırmak olmadı. Arsenal’ı yeniden Wenger’in Arsenal’ı yapmaya çalışmadı. Daha sert, daha disiplinli, daha planlı, yer yer daha soğuk ama daha dayanıklı bir takım kurdu. Bu tercih, kulübün ruhunu inkar etmek gibi görünebilirdi. Oysa Arsenal’ın ihtiyacı belki de tam olarak buydu: Eski güzelliğini taklit etmeyen, kendi zamanının sertliğine cevap verebilen yeni bir karakter.
Arteta’nın ilk yılları kolay geçmedi. Arsenal zaman zaman dağınık, kırılgan, yönünü arayan bir takım görüntüsü verdi. Taraftarın sabrı sınandı. Yeni menajerin yöntemleri, dili, saha kenarındaki tavırları, oyuncularla ilişkisi defalarca tartışıldı. Fakat Arsenal yönetimi onu kısa vadeli sonuçlarla yargılamak yerine daha geniş bir dönüşümün parçası olarak gördü. Bugünün futbolunda bu başlı başına sıra dışı bir tutum. Çünkü modern futbol sabırsızdır. Her yenilgi bir hüküm cümlesine, her puan kaybı bir kriz toplantısına, her kötü ay bir tasfiye çağrısına dönüşür. Arsenal ise uzun süre........
